22 Nisan 2014 Salı

DENİZE BAKIP ARSA GÖRMEK

Güven Birkan

Kadıköy’den vapura bindim, yan tarafta açıkta oturdum, Karaköy’e geçiyorum. Hafif bir lodos, ılık bir güneş. Tam emeklilerin aylak aylak seyahat edeceği hava. Yanımdaki ileri-orta yaşlı (yani 70’ine merdiven dayamış) yol arkadaşıma korkarak “merhaba” diyorum. Korkumu besleyen şey, deneyimlerim; bir çok zaman karşılıksız kalıyor bu büyük kent içi selamlaşmalar, elinizi uzatmışsınız da boşta kalmış gibi bir durum. Ama daha ağzımı açarken, adamın da selam vereyim diye gözümün içine baktığını farkediyorum.

Avcılar’da oturuyormuş ve yirmi yıldır vapura ilk binişiymiş; 65 yaş üstü emeklilere toplu taşınımın ücretsiz olmasından yararlanarak hem denizin tadını çıkarmak, hem de kentin uzun zamandır görmediği semtlerini gezmek istemiş.

Karşı kıyıya doğru bakıp, Kadıköy’den Avcılar’a deniz yoluyla ulaşmanın ne kadar kolay olacağını konuşuyoruz. Üstelik de, yol ya da tünel inşa etmek için dünyanın parasını harcamaya gerek olmadığını, denizin kendisinin zaten hazır bir yol olduğunu karşılıklı olarak dile getiriyoruz. “Ve işte bizim yanıldığımız nokta da burası” diyorum, “inşaat için birilerine para aktarılmayacak ve karşılığında da nemalanılmayacak olduktan sonra o iş neden yapılsın?”.

Vapurdan inip birbirimizi uğurluyoruz. Ben Mimarlar Odası Çevresel Etki Değerlendirme Danışma Kurulu toplantısına gidiyorum. Gündemdeki konulardan biri Yenikapı dolgu alanı ve lastik tekerli araçlar için inşa edilmekte olan tüp geçit. Bu her iki palansız ve yasa dışı “proje”nin Tarihi Yarımada’ya vereceği zararların, kent plancıları, arkeologlar, mimarlık tarihçileri ve hukukçular tarafından ele alındığı bilimsel bir toplantı.

Bu arada ilginç bir saptama yapılıyor, tarihi ve doğal çevreyi korumakla görevli kurulların, denizin içi ile ilgili karar alma yetkileri bulunmuyormuş; demek ki oraya “kaptan paşa “ karışıyor. Her konuda karar verici bu “paşa”nın da kim olduğu malum. Bizim toplumumuz için deniz, üzerine ya da altına inşaat yapılacak bir ortam olarak değer kazanıyor. Yani bir tür boş arsa, doldur doldur kullan, üstü yetmez ise, altını da kullan.

Toplantı bitiminde meslektaşlarla Kadıköy’e dönerken, hızımızı alamayıp Tarihi Yarımada’yı rahatsız etmeyecek ulaşım olanaklarını değerlendiriyoruz.  Arkadaşlar bu yap-işlet-devret projelerinin devlete (yani biz vergi ödeyenlere) bir yük getirmediği savının gerçeği yansıtmadığını, işi üstlenen firmanın aldığı krediler nedeniyle Hazine’nin yükümlülük altına girdiğini, her hangi bir aksamada zararın bizlerin cebinden ödeneceğini anımsatıyorlar. Üstelik de benzer ihale sözleşmelerinde olduğu gibi, tüp geçitten parasını ödeyerek (sanırım oto başına 10TL gibi bir ücret) yeterli sayıda araç geçmez ise sözleşmede belirtilen araç sayısı ile aradaki farkın, bu araçlar geçmiş gibi devlet tarafından firmaya ödeneceği de dile getiriliyor.

Bu durumda, Avcılar’a denizden yolcu taşınması, ya da diyelim ki Tuzla’dan Ambarlı’ya feribot ile araba taşınması gibi düşünceler, şimdiden çöpe atılmış oluyor. Ama tüpün iki ucundan yer yüzüne çıkacak araçlar, gidecek yol bulamadığında, tüpün içinde bekleme eziyetini anlatan yok; oysa iki uçtaki trafik zaten şimdiden yürümüyor. Yürütmek için yolları iki katlı yapmak gerektiğinde, onun da parası bizden çıkacak.

Bu arada, rıhtımdaki yolcu gemilerine bakıyoruz; İzmir’e işleyen feribotlardan söz açıyoruz; her sorduğumuzda “yer yok” yanıtı aldığımız halde, sefer sayılarının artırılmayışının nedenlerinden ve Körfez geçişli İzmir otoyolu projesinin maliyetinden söz ediyoruz.

Birden aklıma Karadeniz Postası geliyor. Sanırım artık Karadeniz kıyılarına denizden ulaşım söz konusu değil; zaten o olanak devam etseydi, Karadeniz sahil yolu en azından şimdilik gerçekleşmiş olmazdı, ya da kara ulaşımı kıyıdan değil, mühendis ve plancıların önerdiği üzere geriden, dağların ardından geçirilip, kıyı yerleşimlerine inen karayolları ile gereksinim karşılanırdı.

Sualtı Gazetesi'nden alıntı

Karadeniz Postası’nın aklıma gelişi, bir Trabzon yoculuğu nedeniyle. Ailece İstanbul’dan Karadeniz Postası’na bindik, Trabzon’a, teyzemleri ziyarete gidiyoruz. Dört yaşındayım. Benden iki yaş büyük ağabeyim ile birlikte gemini altını üstüne getiriyoruz; girip çıkmadığımız yer kalmıyor; müthiş bir özgürlük  ve  ilginç bir ortam. Geminin baş tarafındaki ambarlara koyunların yüklendiğini görmüşüz. Güverteye de saman balyaları yığılmış; yol boyunca onların beslenmesi gerek. Bu görevi her nedense ben üstlenmişim; tam insanların yemek saatinde, ortalıktan el etek çekilmesini bekleyip, samanları avuçlayıp, en yakındaki manikaya koşup, heyecanla aşağı atıyorum. Manika ile balyalar arasında telaşlı bir gidiş geliş başlıyor; bir, bir daha, bir daha.... Ta ki, garsonlardan birinin bana doğru koştuğunu fark edinceye kadar. O manikanın alt ucunun, yolcu yemek salonuna ulaşacağı kimin aklına gelir ki? Ama sayemde, insanlar da koyunların menüsünden tatmış oldular.


17 Nisan 2014 Perşembe

Özkan Gülkaynak bir klasik tekneyi yaşama döndürüyor

Kayıtsız'a bir kardeş geliyor. Teos Marina'da bağlı duran bu iki teknenin yanından duraksamadan geçemiyor insan; her ikisinin de öyle sessiz durduklarına bakmamak gerek, anlattıkları öyle çok şey var ki; sadece seyretmek bile insanı heyecanlandırıyor. Özkan Gülkaynak'ı, antika sayılabilecek ikinci kardeşi yaşama döndürmek için sabırla çalışırken görmek, ek bir ayrıcalık.

İki kardeş, marinanın görece sakin olan kuzey ucunda, wc-duş-mutfak biriminin hemen önündeki rıhtımda yan yana bağlı. Böylece, bu hizmetlere ulaşmak için zaman kaybı önlenmiş durumda.

Ancak,  tuvaleti ya da duşları ziyarete gelen herkesin, kendisiyle iki çift laf etmeden geçememesi nedeniyle, Gülkaynak, bu yer seçimiyle kazandığı zamanın belki de kat kat fazlasını kaybetmekte. Bu durumdan ne kadar hoşnut bilemeyiz, ancak ayırdığı her dakika benim gibi amatörler için mutlu bir kazanç.



2 Mart 2014 Pazar

FARE GİREMEDİĞİ DELİĞE .......

16.02.2014, Güven Birkan

Yelken sevdalısı doktor Zafer Türkmen, denizcilik ile ilgili olarak kış ayları boyunca düzenlediği sohbet toplantılarının birinde, bizim de denizde yaşadığımız zor anlarımızı anlatmamızı istediğinde düşündüm:

O kadar tedbirliyiz ki, ciddi bir “zor an” yaşayamıyoruz. Bu sözüme bakıp da, sürekli olarak iskelede bağlı kaldığımızı düşünmeyin, tersine,  “zor an” yaşayalım diye denize çıka çıka, epeyce deneyim kazandık.

Tabii, eşim Çelen ile birlikte yaşadığımız zor anlarımız kendimize göre. Gerçek denizciler için gündelik sayılan durumlar, bizim için ciddi bir sorun olabiliyor, ya da biz o durumu soruna dönüştürmeyi becerebiliyoruz; maksat sorun yaşamaksa denizcilik bu iş için biçilmiş kaftan.

Ekim ayı Sığacık Körfezi’ndeki minik koylarda denize girmek için en uygun zaman. Deniz Yıldızı koyu bu mevsimde, özellikle hafta arası günlerde tam anlamıyla ıssız, tabii keçileri ve kuşları saymazsak; onların varlığı da sadece sesleri dolayısıyla anlaşılıyor. Kıyı, yer yer kumsal yer yer kayalık. Dalgaların kayalarla buluşmasından şırıl şırıl bir ses oluşuyor. Gözünüzü kapattığınızda kendinizi bir dere kenarında sanabilirsiniz; açtığınızda ise denizin ortasındasınız.
  



Çelen dümende koya giriyoruz; eşim teknenin otopilotu, onun sayesinde, yelken yaparken akülerin tükenmesini önlüyoruz; otomatik dümen düzeneği elektrikle çalıştığı için epeyce enerji tüketiyor. Ben demiri hazırladım, elime ırgatın kumanda cihazını alacakken, şeytanın dürtmesiyle, bu kez demir şamandırasını da atmaya karar verdim; uzun zamandır kullanmıyordum. Günün birinde gerçekten gerekli olduğunda ne yapacağımı unutmamış olmak için, hazır rahat bir ortam varken, denemekte yarar olacağını düşündüm.

Bimeyenler için açıklamak gerekirse, bu şamandıra, zincirin ucunda denize atılan çipanın diğer ucuna bağlı bir şamandıra. Su altındaki demirin bulunduğu yeri işaretlemeye yarıyor. Aynı zamanda da dibe takılıp gelmeyen demiri kurtarmakta da yararlanılıyor.

Demir şamandırası konusundaki bilgim, benim için  tamamen kuramsal, çünkü şimdiye kadar kullananı görmedim. Sadece kitaplarda rastladım. Ama en derin bilgiyi, denizcilikle ilgili bir internet sitesindeki dipsiz tartışmalardan edindim. Yine denizciliğe gönül vermiş bir başka tıp doktorunun önerisi,  açık renkli bir yüzer halatı, aynı amaçla, ucu şamandırasız  olarak kullanmak idi, üstelik de böylece bir yığın olası sorundan kurtulunmuş olacatı. Aslında demir şamandırasının en önemli yararının, koya daha sonra gelen teknelere, demir atmadan bağlanabilecekleri hazır bir tonoz sunmak olduğu, böylece şamandıra sahibi ile bağlanmak isteyenler arasında sorunlar yaşandığı da hep söylenir.

Ben yine de demirin yerini uzaktan da kolayca görmek için, halatın ucuna şamandıra bağlamakta yarar olacağını düşündüm ve iki yıl önce, tekne için ayırdığım bütçeden marina ücretini ödedikten sonra artan 7 lira ile fuarda ne alabilirim diye bakınırken bu kırmızı şamadırayı gördüm. 15 metre yüzer beyaz halatı da ertesi yılın fuar alışverişinde sağladım. Ama şu anda halat artık 8 metre; nedenini sonra anlatırım.


Biz koya dönelim:

Demiri 6 metre derinlikte atmaya karar verdik, ben baş tarafta bir elimde kumanda cihazı, bir elimde şamandıra, üçüncü elimle de Çelen’e işaret vermem gerekiyor; ne yana gideceği, ne zaman tornistan yapacağı konusunda üzerinde anlaştığımız el işaretleri var. Yumruk, “vitesi boşa al” anlamında, işaret parmağı yukarda, sağda ise “sancak yap” falan. Türkiye’de bu işi yapıyorsak, bu işaretlerin bazıları siyasi, bazıları ise ayıp anlamlar taşıdığı için, üzerine alınanlar var mı diye çevreyi de kolaçan etmek gerekiyor. Tabii ayrıca walky-talky türü elektronik haberleşme cihazlarımız da var, hem de iki takım; ama teknede o kadar çok alet edavat var ki, aynı anda bu kadar çok aleti kullanmaktansa el işaretlerini tercih ediyoruz.
 

Uygun noktaya geldiğimizde demiri salıyorum, şamadırayı de denize fırlatıyorum. Şamandıranın yüzer halatı, gidip zincire dolanıyor ve zincir şamandırayı dibe doğru çekmeye başlıyor. Demir 6 metrede dibe dokunmuş durumda, şamandıra da ondan iki metre yukarıda, böylece demiri yüzeye doğru çekmeye çalışıyor. Oysa o kadar dikkat ettim, şamandırayı rüzgar altına atmak için, ne oldu da aniden rüzgar bu şamandırayı zincire doğru itti?

Sığacık’taki koyların bir çoğunda şöyle bir özellik var:
Koydan içeri doğru giren iki vadi, karadan esen rüzgarı iki ayrı kanaldan dönüşümlü olarak üflüyor. Rüzgar kuzeyden esiyorsa, önce beş-on saniye kuzeybatı vadisinden, sonra dönüp kuzeydoğudan geliyor. Demiri atarken bu periyotları tutturamayınca şamandıra halatı zincire gelip dolanıyor.

Demiri ve şamadırayı geri alıp, kıyıdan uzaklaşıp yeniden denemeye karar veriyoruz. Bir tur atıp aynı noktaya ulaşıp yeniden deniyoruz. 6 metre derinliğe geliyoruz; Çelen’e yumruğu gösteriyorum, vitesi boşa alıyor tekne iyice yavaşlıyor ve ben zinciri salarken bir yandan da şamandırayı atmak için rüzgarın uygun anını bekliyorum, bu kez başarmakta kararlıyım. Bir kez atıyorum, o anda rüzgar dönüyor, toplayıp zincirin öteki yanına bırakıyorum.... Bu arada yumruğum hala havada olduğu için Çelen tornistana başlamıyor; ama bana derinliği söylemeye devam ediyor: , 5m, 4m, 3 m. Yani rüzgar tekneyi sürüklüyor. Ben kırmızı şamandıraya o kadar yoğunlaşmışım ki, Çelen’in sesi bir fon müziği etkisi yapıyor. Akıntı-rüzgar bileşeni sanki sadece şamandırayı etkilermiş gibi tekneyi tamamen unutmuş durumdayım; yumruğumun hala havada olduğunu da ancak o zaman farkediyorum, ani bir tornistan ile salmayı dipteki döküntülere sürtercesine kıyıdan uzaklaşıyoruz.

Yeterince antrenman yaptığımıza karar verip, huzur içinde şamandırasız bir demir atıp, Sığacık pazarından aldığımız ev yapımı bademli çörek eşliğinde kahvemizi içiyoruz.

Halatın boyunu 15 metreden 8 metreye indirmek için ise geçtiğimiz yıl Nergis Koyu’na gitmemiz gerekti.

Yüzer halatlı demir şamandırasını ilk kez deneyecektik. Son derece durgun bir havada koya ulaştık. Demiri atmaya başladığımızda, şamandırayı da suya salıverdik, ama boyunu kısaltmak için halatın bir kısmını roda edip (rulo yapıp) şamandıraya bağladık. Ancak bu amaçla hangi denizci bağını kullandığımı hiç hatırlamıyorum. Demir dibe ulaştığında, şamandıranın da demirin su üzerindeki izdüşümünde olması gerekirken, ortada öyle bir şey görünmüyordu.

Biz bu arada kaloma vermek (zinciri dibe sermek) üzere ağır ağır tornistan yapmaktayız.  İskelemizde, denizin üzerinde yüzen 2-3 metrelik bir beyaz halat gözüme çarptı, yer yer marin mavisine boyanmıştı. Halat bana hiç yabancı gelmedi, üzerindeki mavi de.

Yeterince kaloma verdiğimize karar verip; bosa kancasını zincire taktım; sesinde bir gariplik farkettiğim motoru stop ettik. Kafamızı kaldırdığımızda, kırmızı şamandıranın kıç tarafta, yavaş yavaş tekneden uzaklaştığını farkettik; halat da şamandırayı izleme eğiliminde; onun da ucu marin mavisi.
Boyu uzatılabilen teleskopik kakıçı kaptım, boyunu uzatmak için hızla çekince iki elimde birer sopaya dönüştü, yeniden iç içe geçirip uzanıp halatı yakaladım. “İyi ki yüzer halat takmışım şamandıraya” diye düşündüm. Ama acaba halat yüzmese daha mı iyiydi?

Tekneyi sipariş ederken öyle özel bir opsiyon talebim olmamıştı, ama pervaneden önce şafta muhakkak bir halat kesici takılmasında ısrarlı olmuştum. Demek ki halat kesici görevini yapmış, şamandıra halatı pervanenin etrafına sarılmaya kalkışınca halatı parçalara ayırmıştı.

Şinorkeli takıp daldığımda, beyaz halatın artanının, halat kesicinin arkasında şafta sıkıca sarılı olduğunu gördüm. Çekip çıkarmaya çalıştığımda, kalafat yapmak üzere şaft yuvasına tıkılmış gibi yerinden kıpırdamadı; pervanenin dönmesi böylece zorlaştırılmış olduğundan motorun da garip sesler çıkarması doğaldı. Bıçakla temizlemek yarım saat sürdü, on onbeş kez dalmam gerekti. İşi bitirdiğimde vücudumun çeşitli bölgeleri de marin mavisine boyanmıştı; teknenin altındaki zehirli boyanın rengine.

“Fare giremediği deliğe kuyruğuna kabak bağlayıp girmeye kalkışırmış” lafı insanlar için söylenmiş olsa gerek; tek fark bizim kabak kırmızıydı.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Bayrak Hırpalayan Rüzgarı

Güven Birkan
26.04.2013

Teos Marina’ya bayrak dayandıramıyoruz; sancak gurcataya çekili “nezaket bayrağı”, bu yörenin kuzeyli rüzgarlarına bir ay bile dayanmıyor. Buraya geçen yıl yaz başı bağlandık, bu “bayrak hırpalayan rüzgar, bütün yaz estiği yetmiyormuş gibi, kış boyunca da hızını kesmedi; arada bir yoklayan lodos fırtınalarını saymazsak.

Bir marinaya uzun süre için bağlanılacağında, insan bir çok etkeni dikkate alarak, olumlular ile olumsuzların optimumunu oluşturan bir konum belirlemeye çalışıyor: servislere yakınlık, gürültüden uzaklık, havuzluğu rüzgardan koruma, su hareketlerinden az etkilenme, manevra kolaylığı, güneşlenme, kafa dengi komşular vb. “Geçen Mayıs ayında marina yönetimiyle sözleşme yaparken, biz de bu tür etkenleri dikkate alarak Mergus için bir yer seçtik” dersem yalan olur, bize gösterilen bir kaç boş yerden birinde karar kıldık.

Körfezden gelen dalgaları ve rüzgarı kesme görevi bizim bağlı olduğumuz A pantonuna düştüğü için, rüzgarın sesi ninni, sallantısı salıncak etkisi yapıyor.  Marinaya karadan girdiğimiz noktadaki E pantonunda, su neredeyse kıpırdamaz, rüzgarsızlıktan sivrisinekler uçuşurken, bizim pantonda sürekli olarak, “bu gün denize çıkmayalım da, çevreyi karadan keşfedelim, yarın belki hava durulur” durumu var.

Böyle bir ortamda, aynı pantonda bağlı Tarella teknesindeki bebeler için kurulmuş salıncağı görünce Çelen ile teorik bir tartışmaya daldık: acaba İlhan Doğan, çocukları sallayarak uyutmak için mi, yoksa teknenin sallantısını nötralize etmek için mi (teknenin ocağındaki sallantı sistemi gibi) kurmuştu bu salıncağı? Ama kendilerine soracak vaktimiz olmadı, meğer sadece hafta sonu için minikleri de alıp maaile gelmişler; tatil bitince bebeler ve gençler denize çıkamadan da dönmek zorunda kaldılar. Tekneyi Pendik’ten getireli bir ay kadar olduğu için, henüz buraların rüzgarının sürekliliğine alışabilmiş değiller. Ama anne ve babaları Sığacık’ta kaldı, buraya sürekli yerleşme olanaklarını araştırmak üzere.

Suyun sürekli hareketli oluşu sayesinde, sanırım bizim pervaneye ve dümen palasına dadanan deniz canlıları da bu yıl rahat edemediler; altı temizleneli bir yıl doldu, kışın sadece bir kaç kez denize çıkabildiğimiz halde, tekne 2500 motor devrinde hala 6 mil hız yapabiliyor; oysa Pendik’te bağlıyken, zehirli boyayı yenilememizin üzerinden 6 ay geçmeden, yerleşen kekamozlar nedeniyle dümen palasının tepesi teknenin karinasına sürtünüyordu, yıl sonunda da hızımız 5 milin altına düşmüştü.

Pendik'te bağlı iken bir yıl sonunda tekneye yerleşenler

Günler uzun; yarım günlük yelken seyirlerinden artan sürede, Çelen’in karadaki merakı bizi oyalıyor; bahar çiçeklerini incelemek üzere kırlara açılıyoruz. Fotoğraf ile her gittiğimiz bölgede gördüğümüz farklı çiçekleri belgeliyoruz (bu fotoğraflar ne işe yarayacak diye düşünmekle birlikte, değişik bir çiçek gördüğümüzde, ya da bildiğimiz bir çiçeğin değişik bir “pozuna” rastladığımızda, bunu kameraya hapsetmekten kendimizi alamıyoruz).



Rüzgarın azizliği bu kara seyirlerinde de kendini gösteriyor; bir o yana bir bu yana savrulan dalların ucundaki çiçekleri yakın çekimlerde yakalayıp kameranın içine almakta zorlanıyoruz, atışların bir çoğu karavana oluyor. Denebilir ki “kopar o dalı, götür rüzgarsız bir yerde resmini çek”. Bu da balık tutamayıp da akşam eve dönerken pazardan satın almak gibi bir duygu uyandırıyor bizde. Yine de, tuttuğumuz balıklardan yaptığımız bir demet, Sığacık doğasının bahardaki zenginliğini yansıtıyor.


30 Nisan 2013 Salı

YARIŞIN ORTASINA DALDIK

Güven Birkan
25.04.2013

Teknemizin adı Mergus. Bu bir tür ördek. Ama kaptanlar acemi olunca ördek de şaşkın oluyor. Biz de zaman zaman bu şakın ördeğin hakkını veriyoruz doğrusu.

Mergus’un dümeni “olağan durumlarda” Çelen’e emanet. “Öteki” görevler beni yeterince oyalıyor; boş kaldığımda çevreyi seyredip,  denizin ve rüzgarın sesini dinliyorum; arada bir de “bak cenova (bir ön yelken türü) pırpırlıyor, biraz sancak yap” gibi ukalalıklar yaparak “kaptanlığımı” anımsatıyorum.

20 Nisan Cumartesi sabahı da böyle günü birlik bir seyir yapmak üzere, gözümüzü karartıp, Teos Marina’dan çıktık. Geçen ayki birkaç saatlik seyri saymazsak bir bakıma mevsimi açıyorduk. Windgru’nun (bir meteoroloji sitesi), 15-25 knotlarda (saatte bir deniz mili hız) oynayacağını kestirdiği kuzeyli rüzgar bizi biraz zorlayacaktı.


Sabahın erken saatlerinde yapılacak bir tuvalet ziyareti, marinada o gün yaşanacaklar konusunda fikir edinmemizde büyük yarar sağlıyor.

 O sabah da, tuvaletlerin kalabalığı, aşina olmadığımız yüzlerin fazlalığı, bir temizlik görevlisinin sürekli hazır bulunup yere damlayan suları bile hemen kurulaması, özel bir etkinliğin habercisiydi.  

Ancak henüz bir önceki akşam üzeri Sığacık’a vardığımız için, hafta sonu etkinlikleri konusunda bir bilgiye sahip değildik, sadece, ertesi gün bir yarış olacağına ilişkin bir bilgi, hafızamın bir köşesinde uyukluyordu.

Uykumuzu alıp kahvaltımızı ettikten sonra palamarları çözüp marinadan çıkarken ardımıza baktığımızda, bir kaç teknenin daha seyre çıktıklarını fark ettik; ama onlar marinadan çıkar çıkmaz yelkenleri fora ettiler, bizim yaptığımız gibi Eşek Adası açığındaki şamandırayı bordalamaya ve rüzgara dönmeye falan gerek görmediler; “profesyonel” bir havaları vardı.

Yarım açılmış yelken ile (“camadan vurmak”  tabirini kullanmayı isterdim ama sarma yelken sistemimiz buna izin vermiyor) Demircili Limanı açığına doğru oldukça zevkli bir seyir yaptık. Şu bir kaç gün, rüzgar ilginç bir “grafik” çiziyor; bir yandan kuzey ile batı arasında yön değiştirirken, öte yandan hızı 15 ile 25 kont arasında inip çıkıyor. “Periyodik sağanak” diye bir deyim yok ise ben icat etmiş olayım. Öyle ki, “artık bir tramola edip dönelim” kararını verdiğimizde, Çelen’in dümene hakim olabilmesi için rüzgarın en düşük olduğu anı yakalamaya niyetleniyoruz, manevraya tam başlayacağımızda, rüzgar aniden hızlanıyor.

Sonunda becerip dönüşe geçiyoruz. Çelen, körfeze doğru uzanan o güzelim burnun üzerine kan çıbanı gibi kondurulmakta olan, Sığacık kasabası büyüklüğündeki otel inşaatını nişanlayıp dümen tutuyor (Yunanistan’dan bile çıplak gözle görülebilecek bu doğa tahribatı, gündüz seyri için başkaca bir nirengiye gerek bırakmayacak acımasızlıkta; fotoğrafını çekmeye bile içim elvermediği için burada o görüntüye yer vermiyorum).

Eşek Adası’na yaklaştıkça bizden sonra çok sayıda yelkenlinin denize çıkmış olduğunu ve belli bir kulvarda topluca hareket ettiklerini görüyoruz. “Yarış acaba bu gün müydü? Yoksa yarın yapılacak da topluca bir tür antrenman mı yapıyorlar?” gibi sorulara yanıt ararken yelkenlilere hızla yaklaştığımızı (daha doğrusu onların bize hızla yaklaştığını) fark ettik ve kendi yelkenlerimizi kapatıp motora yol verdik.


En fotoğraf çekilecek durumlarda, olayın heyecanına kapılıp ağzı açık seyretme huyumu bu kez yenip fotoğraf makinesini almak üzere hemen kamaraya daldım. Ardımdan Çelen, “acele et üzerimize geliyorlar” diye seslendi. Havuzluğa (güvertenin dümen tutuğumuz bölümü) varıp makineyi doğrultup deklanşöre bastım, elektronik harikası cihaz “batarya yetersiz” sinyali verdi (gözünü sevdiğim klasik/eski moda makinalar, ne pil gerekir ne hafıza kartı). Yeniden içeri girip yedek pili takıp havuzluk merdivenine yöneldiğimde, Çelen çaresizlikten bulabildiği tek çözüm olarak vitesi boşa almıştı; çünkü onlarca yelkenli her yanımızdan rüzgar gibi geçiyordu (o anda hakkımızda neler söylediklerini hiç merak etmedik).



Böyle bir durumla bir kere de Pendik’te karşılaşmıştık; Kalamış’tan başlayıp Pendik’te biten bir yarış günü, biz de her zamanki Pendik-Adalar turumuzu atarken, alargada demirli yük gemilerinin birinden, pruvasını 15-20 metre kadar sancağımızda bırakacak şekilde sıyrıldığımız anda, geminin öte yanından geçmekte olan, yan yatmış bir yarış teknesi ile “burun buruna” gelmiştik. Geminin iri gövdesi rüzgarımızı büyük ölçüde kestiği için bizim teknede yol yoktu da olası bir kaza engellenmişti.



Bu kez göz göre göre tüm teknelerin ortasına dalmış oluşumuz affedilir bir durum değildi ama, bu bir kaç fotoğrafı da başka türlü çekemezdim. “Bırak şimdi fotoğrafı da bir an önce bir şeyler yap” diye çırpınan Çelen’den dümeni devralıp tekneye yol verdim. Bir yandan, yarışçılara daha fazla sorun yaratmadan bu rotadan uzaklaşmanın yolunu ararken, bir yandan da tek elimle fotoğraf çekmeye çalışıyordum.



Yarışa Anarada ile katılan Adnan kaptan ile ertesi gün yaptığım sohbet sırasında bu “densizliğimizden” söz ettiğimde, en azından onun bizim oradaki varlığımızın farkında olmadığını anladım, acaba boşuna mı dertlenmiştik; yarış heyecanı içinde Mergus’u, çevresinden dolaşılması gereken herhangi bir engel, ya da şamandıra olarak görmüşlerse çok alınırız !!!






3 Nisan 2013 Çarşamba


İLK UZUN YOL VE

İLK GECE EĞİTİMİ ANILARIM

 

İSTANBUL - ÇEŞME SEYRİ


Güven Birkan

26-30 TEMMUZ 2008


KATILANLAR:      Cengiz Mimarbaşı, Utku Kırdemir, Güven Birkan
TEKNE:                     Mine; Bavaria 42C/2007 [1]

İki deneyim için aylardır fırsat kolluyordum; birincisi uzun yol yapmak, ikincisi de gece seyri yapmak . Bir taşla ikisini de vuracağım için –en azından şimdilik- mutluyum. Yelken eğitmenim Cengiz’in “Yanına mümkün olan en az şey al” öğüdüne rağmen bir koca çanta dolusu ıvır zıvırla evden çıktım. Ne gerekir bilmiyorum ki. Gerçi mevsim yaz, ama belli olmaz.

26.07.2008

20.00
Tekneye geldim. Cengiz ortalığı topluyor; eksikleri denetliyor. Güvenlikle ilgili herşey yedekli: telsiz, el feneri, çakı, halatlar vb. Ayrıca dümene yakın bir yerde asılı 2 metre boyunda bir demet ip var, aniden gerekebiliyormuş; orada hazır olmalıymış.

Bot için yeni bir kıçtan takma motor almış, kıç vardavelaya tesbit etmiş. Botu ise, baş tarafta güverteye deli bağlar gibi sıkıca bağlamış; rüzgarın ve dalgaların etkisiyle denize uçmasın diye.
İçerideki işleri bitirince, Cengiz güverteye çıkıp her yeri hortumla yıkadı; ama bu arada yağmur başladı.

Biraz sonra yol ve eğitim arkadaşı Utku, yiyecek alışverişi yapmış olarak geldi: salata malzemesi, makarna, kahvaltılık vb. Tanıştık.
Yola çıkmak için yağmurun durması beklenecek.

Ayakkabı ve ayak temizliği konusunda Cengiz'den ilk uyarı: “yatak ile wc aynı temizlikte olmak zorunda”. Genellikle teknede yalınayak dolaşılıyor ama ben ayağımı korumak için sırf tekne içinde giymek üzere beyaz lastik altlı ayakkabılar aldım.

Teknede üç kamara var; her birimize birer kamara. Cengiz, ev sahibi olarak, baş taraftaki “master” kamaraya yerleşmişti zaten. Biz Utku ile kıç taraftaki kamaraları paylaştık. Bavulumu dolaba boşalttım ve boş bavulu, havuzluktaki depoya yerleştirdim. Kamarada yastık, uyku tulumu ve kullan-at türü havlular var. Her yer tertemiz; ne bir toz, ne bir leke. WC-duş kabini minicik ama çok kullanışlı. Ama herşeyin nasıl kullanılacağını öğrenmek gerek; özellikle klozeti kullandıktan sonra nasıl pompalanıp, pis suyun nasıl atık tankına gönderileceği konusunu.[2]


22.30
Yola çıktık. Bulutlu ama çok güzel bir hava.
Can yeleklerimizi ve kafa fenerlerimizi (geceleyin gereğinde önümüzü görmek için) ve boynumuza düdüklerimizi taktık.

İlk kez telsiz kullandım ve Kalamış Marina’da o saatte mazot satışı olup olmadığını sordum; yokmuş.
Yine telsiz ile bilgi aldıktan sonra, mazot almak için Ataköy Marina’ya uğradık (yol bir saat sürdü, önce şaştım; sonra hızımızın max. 7 mil olduğunu anımsayınca olağan karşıladım).

Ataköyde mazot var ama, doğru dürüst bir yakıt istasyonu da yok nedense. Bir kamyondan hortumla aktarılıyor. “Dolunca otomatik durur mu pompa?” dedim, “durur abi” dedi ve tabii durmadı; ama allahtan müdahale ettim ve tekneye sadece birkaç damla damladıktan sonra elle durdurdum pompayı. Karada olsa, bırakırsın etrafa saçılsın, sonra temizlerler; denizde ise, ne tekneye ne de denize akmaması gerek yakıtın. Yeni alınan kıçtan takma motora da benzin doldurduk.

Yeniden yola koyulduk. Cengiz biraz dinlenmek üzere kamarasına gitti; ilk nöbet Utku ile benim.
Rüzgar tam karşıdan; motorla seyrediyoruz.

Yola çıkmadan evde birşeyler yediğim için acıkmıyorum; sadece kuru-yaş yemiş yiyip su içtim.
Liman, demirlemiş gemi ile dolu; neredeyse slalom yapmak gerek. Gemilerin ışıkları ile kentin ışıkları birbirine karıştığı için çok dikkatli olmak gerekiyor. Gemilerin bazılarının hareket ettiğini insan son anda fark ediyor.

Aniden denizin ortasında bir karaltı belirdi; doğru dürüst de ışıklandırılmamış minik bir ada gibi. Sonradan deniz haritalarına baktığımda burasının “pilot (kılavuz kaptan) konaklama yeri” yazdığını görüyorum. Ne saçmalık; insan doğru dürüst ışıklandırır; acaba işaret fenerleri vardı da biz mi görmedik?

Utku da kamarasına gitti (oysa Cengiz ikimize emanet etmişti tekneyi) güvertede yalnızım. Çok güzel bir ay, doğuda, bulutların arasından sıyrıldı: portakal renkli iri bir hilal. Fonda ise kentin yavaş yavaş kaybolan ışıkları; "bu seyir şu manzaraya bile değer" diye düşündüm.

Sanırım Ambarlı açıkları: uzakta koca bir tankerin bordasını görüyorum; karaya doğru yönelmiş, hareketsiz duruyor. Rotam (bana verilen istikamet), pruvasından (burun tarafından) geçmemi gerektiriyor; “nasıl olsa hareketsiz, onu iskelemde (solumda) bırakacak şekilde biraz açığından geçerim” diye düşünüyorum. Bir yandan da ilke olarak hareketli teknenin kıç tarafından geçmenin doğru olacağını anımsıyorum; ikircikliyim; ama gemi hareketsiz. 10 dakika kadar sonra, iyice yaklaştığımda, geminin seyir ışıklarında bir değişiklik oluyor, tepesinde yanıp sönen bir ışık beliriyor ve o ana kadar kıpırdamayan koca kütlenin yavaşça hareket ettiğini farkediyorum. Ben, geminin burnunun biraz önünü nişanlamış gidiyorum; gemi de karaya doğru gidiyor ve beş kısa düdük çalarak beni uyarıyor: “ne yaptığını anlayamıyorum”. Tam o anda, Cengiz güvertede beliriyor (içine doğmuş gibi) ve durumu görüyor. Suç üstünde yakalanmış gibi hissediyorum kendimi; o kadar ders boşa mı gitti? Bir şey demeden sancak alabanda (dümeni tam sağa kırıp) yapıp, ani bir manevra ile tam bir daire çiziyor ve hareket halindeki tankerin kıç tarafından sağ salim geçiyoruz. (Bunlar olurken gemi ile aramızda hala 100 metre kadar mesafe var; ama geminin boyu 200 metre civarında olduğu için, önümüzde dağ gibi duruyor). Motorla seyrediyor olmamız, bu manevrayı kolayca yapmamızı sağladı sanırım.

Cengiz sükunetle, bu olaydan şu dersleri çıkarmam gerektiğini anlatıyor:
1.Seyir halindeyken, çevreyi birden fazla gözün sürekli denetlemesi gerekir (Utku’nun beni yalnız bırakmasını eleştirerek).
2. Beklenmedik bir durum oluştuğunda teknedekileri hemen uyandırmak gerekir: hem güvenlik nedeniyle, hem de birden fazla insanın durumu gözleyip değerlendirmesine olanak vermek için.
3. Çevredeki teknelerin seyir ışıklarına çok dikkat etmek gerekir.

Benim çıkardığım dersler:
Yola çıkmadan önce, rotayı öğrenip, harita üzerinde, nelerle karşılaşabileceğimi incelemem gerek; sonradan haritaya baktığımda, Ambarlı civarında gemilerin sahile yönlenebileceğini gösteren işaretler olduğunu farkettim.

Böyle bir durumda, son an manevrası yapmak zorunda kalsam, iskele alabanda ile geminin kıçına yönelmeye kalkışırdım; oysa Cengiz tersini yapıp, tam bir daire çizerek, güvenli bir biçimde geminin kıç tarafından geçti.

27.07.2008

01.00
Dümeni Cengiz’e bırakıp kamarama gittim ve 05.00’e kadar, oldukça delikli bir uyku çektim. Kamara insanı basıyor; güvertede uyumak daha iyi olsa gerek. Ayrıca, giriş kısmı hariç tavanı basık olduğu için insan uyku sersemi doğrulduğunda kafasını tavana vurabiliyor. Allahtan bütün köşeler yuvarlatılmış ve malzeme çok sert değil. Belki insan kafasını kamaranın giriş tarafına  koyarsa böyle bir sorun da olmaz.

Cengiz belli aralıklarla GPS’de gidilen izlek üzerine işaret koyuyor.[3]

06.00
Ortalık aydınlandı. Ay hala tepede, deniz gri-mavi. Çok uzaklarda karaltı halinde kara ve ölgün ışıklar seçiliyor. Yine güvertede yalnızım; herkes yattı.




07.30
Cengiz benim için, mükellef bir kahvaltı tabağı ve çay hazırladı, sonra yine yattı.
Rota 243; iskelemizde Marmara Adaları.

10.15
Yelken + motor ile seyrediyoruz. Ama rüzgardan yararlanabilmek için zaman zaman rotadan sapmak gerekiyor; sonuçta daha uzun yol katediyoruz. Bu durumda sadece motorla gitsek daha mı iyi?
Cengiz cenovayı (ön yelken) yeni onartmış ama tamirci iskotayı (halatı) yanlış bağlamış; bu nedenle yelkeni ilk açışta hatayı gidermesi gerekti; kimseye güvenmeyip her şeyi kendin (tercihan yola çıkmadan) denetlemelisin.
Açık denizde, dümdüz bir rotada ve sadece motorla giderken Cengiz otopilotu tercih ediyor.[4]
Marmara denizinde sürekli olarak haritada gösterilen “gemi yolu”na paralel ve hemen onun yakınından seyrediyoruz. Karada olduğu gibi geliş gidiş şeritleri var ama gözle görünmüyor ve herkes bu trafik düzenine uyuyor.

otopilot görevde

12.30
Cengiz, usturmaçaların eskiyen "donlarının" yerine polar kumaş alıp yenilerini diktirmiş (hazır alırsa pahalı oluyormuş); onları değiştirdik; bu kılıflar iki yıl bile dayanmıyormuş. Bu arada denizde bir lastik bot gördük ve ganimet olarak tekneye çektik: çifte kürek için yapılmış, sapasağlam. Havasını indirip güverteye bağladık.

13.10
Açığımızdan 4 direkli bir yelkenli okul gemisi, İstanbul istikametinde geçti. Bu kadar güzel bir şeyin, Şili’de Allende’ye karşı yapılan darbe sırasında işkencehane olarak kullanıldığını duyduğumda bütün heyecanım yok oldu.  İki saat kadar sonra çok uluslu bir Nato konvoyu, Ege’ye doğru hızla geçti: İtalyan, İspanyol, Yunan vb gemilerden oluşuyordu. El sallaştık.


Şilili işkence teknesi

18.15
Çanakkale Boğazı’na girdik. Rüzgar ve akıntı etkisiyle 9 knot (mil/saat) hızla seyrediyoruz. Boğaz girişinde koca koca balıkların zıpladığını gördük; önce yunus zannettim, ama zıplayışları yunusunkine pek de benzemiyordu, meğer orkinosmuş (neden yunus olunca heyecanlanıyoruz da, orkinos olunca sıradan bir şey gibi geliyor acaba?).

Boğazın batı kıyısına (Gelibolu yarımadasına) yakın seyrediyoruz. Seddülbahir önlerine geldiğimizde, yükselen sırtlar rüzgarımızı kesti. Ayrıca çok yakınımızdan geçen büyük gemiler de rüzgarımızı zaman zaman kesiyor. Yelken bunların hepsini hissedip tepki veriyor.


20.00
Çanakkale Şehitler anıtını arkada bıraktık ve yön değiştirdik; artık rotamız Bozcaada. Rüzgar azaldı, motora kuvvet gidiyoruz. Cengiz, Ege’den Marmara’ya gitmek üzere Çanakkale Boğazına girecek teknelerin, girişteki bir kontrol noktasından telsizle izin almaları gerektiğini açıkladı.
  
20.30
Ufukta Bozcaada, karaltısı göründü.
Teknede herkes kendi havasında, öyle fazla konuşmuyoruz. Arada bir sohbet ediyoruz; yarı ders niteliğinde; tekne ile ilgili yeni bilgiler edinip eskileri anımsamaya çalışıyoruz. Motor, pervane, mevzuat vb konularda [5].

22.00
Bozcaada’ya vardık. Limana girmeden önce Cengiz gerekli hazırlıkları yapmamı istedi; “sanki eşinle birlikte teknenle geldin” dedi. Haritadan rotayı kontrol edip düzelttim, yelkenleri indirdim, halatları toplayıp roda ettim, kıç palamarları ve demiri hazırladım (kıçtan kara yanaşacağımız varsayımıyla), güvertenin ışıklarını yaktım.

Hava kararmış durumda. Mendireğin girişini ben kesinlikle algılayamıyorum. Seyir fenerleri sayesinde son anda farkettiğim bir karaltı, bir küçük gemi, ağır ağır önümüzden geçiyor. Cengiz, bir çok kez  girip çıktığı için mi, yoksa liman girişinin iki yanındaki fenerleri (iskelemizdeki yeşil, sancağımızdaki kırmızı oluşu ters değil mi?), arkadaki şehir ışıklarından ayırdedebildiği için mi bilmem, kolayca girişi seçip, ağır ağır limana giriyor.

Ama daha önce telefon ile limandaki belediye görevlisine ulaşıp yanaşacak bir yer olup olmadığını sordu; yer yokmuş. Yine de önce seyyar reflektörü yakıp, küçük teknelerin bağlandığı rıhtımda yer olup olmadığını araştırdık. Yoktu; çünkü herkes, hava kararmadan limana girmeyi başarmıştı. Görevli genç, araba vapuru iskelesini işaret etti, oraya yöneldik.

Bordadan yanaşacağımız için artık demir atmak söz konusu değil. Usturmaçaların hepsini rıhtım tarafına taşıdık. Önümüzü, halatları vb görebilmek için kafamızdaki “madenci fenerleri”ni kullandık; ancak kafamızı birbirimize çevirerek bir şey söylemeye kalktığımızda, fenerin ışığı karşıdakinin gözlerini kör ediyor; bu kadar basit bir aleti kullanmak için bile deneyim gerekiyor.

Baş halat Utku’nun elinde, kıç halat bende, teknemizin güvertesinden 150 cm kadar yüksek bir iskeleye yanaşıp bağlanmak nasıl olacak diye merakla bekliyoruz; iskele bu kadar yüksek olmasa birimiz atlayıp palamarı bağlayabiliriz; hatta aynı anda ikimiz de atlayıp baş ve kıçtan aynı anda bağlayabiliriz belki.
Bozcaada limanı


Cengiz yavaşça bordadan yanaşıyor. İskelede görevli genç (otopark bekçisi !), Utku’nun attığı baş halatı tutamadı, kıç halatı atmamızı istedi ve bu sefer yakaladı, ama, rüzgar, baş tarafı iskeleden uzaklaştırmaya başladı; görevli genç kıç halatı bağlayıp, motor ve dümenle baş tarafı yanaştırmamızı önerdiyse de Cengiz, “hayır” dedi, halatı çözdürdü ve tekneyi iskeleden uzaklaştırdı. Bir tur atıp yeniden yanaştı; bu sefer her şey yolunda gitti. Bütün bu kargaşalık içinde gözümdeki gözlük denize düştü ve dibi boyladı.

Cengiz, kıssadan hisse olarak şunu söyledi:
siz siz olun, hayatında tekne yönetmemiş birinin talimatıyla iş yapmayın; planı siz yapın, talimatı siz verin

Tekneyi kilitleyip sahile çıktık. Cengiz’in arkadaşları bizi karşıladı; bir arkadaşının işlettiği “kafe”lerden birinde biraz oturup tekneye döndük. Kafayı vurup derin bir uyku çektim.



Bozcaada'da kahvaltı sonrası tetebbu

28.07.2008

8.00
İlk iş, güneş yükselmeden, koyun çevresinde dolaşıp bir kaç fotoğraf çektim. Sonra, Çınaraltı’nda çay içip, Utku’nun aldığı böreklerle karnımı doyurdum. Cengiz scooter kiralayıp adayı dolaşabileceğimi söylediyse de, yeterli zamanımız olmadığını düşünüp bu işe kalkışmadım. Zaten, sahildeki yerleşmeyi dolaşırken bile öğlen olmuştu. Bu arada, rıhtımda yer açılmış ve Cengiz ile Utku, tekneyi doğru dürüst bir yere çekmiş, kıçtankara bağlamış, yıkıyorlardı.

Yarım günlüğüne kurulan yerel pazara gidip, bir orduya birkaç gün yetecek miktarda salata malzemesi ve meyve aldım; dalından yeni kopmuş Çavuş üzümlerini minik kasalarla satıyorlardı; yanında çok güzel siyah Kardinal üzümleri de vardı.  Üzümleri tekneye sokmadan, kasası ile birlikte, rıhtımdaki musluğa bağlı hortumla bir güzel yıkadık. Utku bu arada denize girdi ve aynı hortumla duş aldı. Denizdeki gök kuşağı renkli hareler, en azından yağ sızıntıları olduğuna işaret ettiği için, limanın suyuna girmeyi göze alamadım. Onun yerine kendime peynirli ve domatesli bir sandviç yapıp kilolarca üzüm yedim.


Temizlik vakti

16.00
Büyükçe bir tekne, yanaşacak bir yer arıyor; biz de yola çıkmak için bahane. Hemen toparlandık. Yola çıktık. İyi rüzgar var; yelkenleri actık[6]. Gelecek durak Bademli, ama Ayvalık civarında mola verebiliriz. Şu andaki rotamız ise Baba Burnu.

17.00
Rüzgar oldukça kuvvetli: 20 knot (mil/saat) civarında. Cenova ıskotaları (halatları) manevralar sırasında, güvertedeki bota takılıyor; her seferinde birimizin baş tarafa gidip ıskotaları kurtarmamız gerekiyor [7]. Pupaya yakın bir seyir yapıyoruz. Hızımız 7-8 not arası; bu teknenin yelkenle yapabileceği max. hıza yakın. Ama Cengiz arada bir rölantide de olsa motoru çalıştırıyor; akülerin boşalmasını önlemek için[8]; çünkü dalgalar fazla zorlamadığı sürece otopilotla gidiyoruz ve böyle bir havada rotayı tutturabilmek için otopilot çok fazla enerji harcıyor.

Baba Burnunu geçtiğimiz sırada güneş battı; Babakale açığından geçerken, kıyıya yönelmiş küçük balıkçı tekneleri ile karşılaşıyoruz. Rüzgar artıyor; dalgalar da. Ayvalık açıklarında bir adanın arkasına demirleyip geceyi geçirmeye karar veriyoruz. Karanlıkta hiç bir şey görünmüyor. GPS’den izleyerek ve derinlik göstergesindeki verileri kontrol ederek sahile yanaşıyoruz. Korunaklı bir koy; birkaç küçük balıkçı teknesi de var çevrede. Seyyar reflektörü yakıp ugun bir yer seçip demirliyoruz. Bu kez, uyku tulumunu alıp güvertede gecelemeye karar veriyorum; çok daha rahat.

29.07.2008

8.00
Cengiz, uyanır uyanmaz güverteye çıktı, demir aldık ve hemen hareket ettik. Dünden beri sancak tarafımızda Midilli adası var; mübarek bir kıta sanki; bitmek tükenmek bilmiyor. Yunan karasularına teğet gidiyoruz; ama daha öte kaymamaya dikkat ediyoruz; aksi halde Yunan bayrağı asmak gerekecekmiş. Sınır aşılmadığında bile, zaman zaman Yunan sahil güvenlik gemileri gelip kimlik denetimi yapıyormuş.

Rota Bademli koyu. Birkaç saat içinde koya ulaşıyoruz. Demirliyoruz ve denize giriyoruz. Yola çıktığımızdan beri ilk denize girişim. Utku da atlıyor. Cengiz ise isteksiz ama görev gereği (teknenin altını incelemek amacıyla) suya giriyor. Denize girmekten hoşlanmazmış meğer.

Koyun girişinde, geceyi olasılıkla orada geçirmiş olan bir yelkenli tekne var. Başka kimseler yok. Daha içerlere girip, kıyıdaki bir lokantada balık yemeye karar veriyoruz. İlerledikçe koyu çevreleyen adalarda ve yarımadada, Cavit Çağlar’ın “sarayını” ve Boyner’in daha mütevazi “malikane”sini görüyoruz. Sahilde bir de kaplıca var.

Bu botta, bu ebatta üç kişi düşünebiliyor musunuz?

Teknenin yanaşabileceği bir yer olmadığı için sahile botla gitmemiz gerek. Botu denize indirmek için balon yelken mandarını (ucu direğin tepesinden geçen halatlardan birini) vinç gibi kullanıyor Cengiz.
Daha sonra yeni aldığı kıçtan takma motoru, bota indirmek gerekiyor. Cengiz küçücük ve dengesiz botun içinde ayakta durup ellerini uzatıyor; biz Utku ile yukarıdan motoru ona uzatıyoruz. Çok basit bir operasyon ama oldukça zorlanıyoruz.

Bu arada, koyda demirli olan teknede ani bir hareket başlıyor ve alelacele yola çıkıyorlar. GPS’ime baktığımda, barometrede hızlı bir düşüş görüyorum. Cengiz öğleden sonra havanın değişeceğini söylüyor. Ama biz karaya çıkmakta kararlıyız.

Üçümüz bota ilişip motoru çalıştırıyoruz; kıpırdasak alabora olacağız; ama suyun derinliği bir metre bile yok; yani yürüyerek de gidilebilir; yüzerek demiyorum çünkü suyun içi ağzına kadar şerit formunda bir tür yosun dolu; ikide birde motorun pervanesine de dolanıyorlar. Karaya oturmuş bir yelkenli tekne dikkatimizi çekiyor; insan kaçakçıları taşırken yakalanmış; yıllardır burada duruyormuş.

Balık ve kazık yemek üzere lokantanın sahiline çıkıyoruz (Balığı, Boyner’in ödeyebileceği fiyattan sunuyormuş). Balık gelinceye kadar bir yığın ıvır zıvır yiyoruz; taze ekmekle. Yolda sadece peynir ekmek, salam, salata ve meyve yediğimiz için, meze türü yiyecekler çok çekici geliyor insana.

Yemek sonrası fazla oyalanmadan tekneye dönüp yola çıkıyoruz. İşte o zaman peynir ekmeğin değerini farkediyorum: Hızlanan rüzgar ile 2 metreyi bulan dalgalar ve karışık mezeler biraraya gelince midem alt üst oluyor. Cengiz, kamaraya inersek deniz tutmasının kolaylaşacağını söylüyor arada bir. Ama Utku uyuklamak istediğinde kamarasına gidiyor ve teknenin sallantısı onu hiç etkilemiyor. Ben ise, güverteye uzanıp, yarı uyur bir pozda akşamı ediyorum.

Güneşin kırmızı bir top olarak denizde kayboluşunun hemen ardından doğruluyorum. Utku aşağıda kamarada sanırım; Cengiz ise dümende.  Teknenin kıç tarafından denize uzanıyorum ve meze-balık karışımından kurtuluyorum. Dünya varmış. Cengiz’in de o arada ortadan kaybolduğunu farkediyorum; belki benim utanacağımı düşünerek, belki de rastlantı eseri kamaraya inmiş olacak. Rüzgar ve dalgalar daha da kuvetlenmelerine karşın, artık beni etkileyemiyorlar. Kıç taraftaki el duşuyla elimi yüzümü ve teknenin kıç aynasını temizliyorum.

Takvimlerde gösterilen fırtınalardan birini yaşıyoruz: sanırım adı Kızıl Erik Fırtınası. Rüzgar 25-30 knot arasında esiyor. Biminiyi, rüzgardan uçup gitmesin diye topladık. Cengiz ana yelkeni kapadı, cenovanın bile tamamı açık değil; ama rüzgar tekneyi neredeyse uçuruyor; karanlıkta son sürat gidiyoruz. Yolumuzu GPS ile buluyoruz. Karanlığı gözlerimizle oyarcasına sürekli çevreyi gözlüyoruz. Etrafta balıkçı tekneleri var; güya balık avının yasak olduğu dönemdeyiz. Bol ışıklı kocaman bir yolcu gemisi yanımızdan geçiyor.

Işıksız bir tekne varsa onu ancak radardan görmek olası. Cengiz, yüzen kütük vb. küçük boyutlu nesnelerin ve balıkçı ağlarının radarda görünmediğini, oysa bunların da tekneye ve en azından pervaneye büyük hasar verebileceğini söylüyor; bu amaçla, teknede balıkçıların kullandığı sonar tipi cihazların (fishfinder) bulundurulmasının gerekli olduğunu belirtiyor. Bu aletler, aynı zamanda deniz dibi topoğrafyasını da gösterdikleri için haritada görünmeyen kayalık ve sığlıklardan korunma açısından da çok yararlı imiş.Ayrıca, demirleyip uykuya daldığında demir tararsa da bir uyarı sinyali veriyormuş. Tek sorunları, ancak birkaçyüz metre ötesini gösterebilmeleriymiş. Yüzen nesneleri görebilmek için de fishfinder’ı aşağı doğru değil, ileri doğru yönlendirmek gerekirmiş[9].

23.00
Karaburun’un batısına dönüyoruz; minik adalar ve kayalıklarla dolu bir denizde seyrediyoruz. Cengiz dümende, benim el GPS’im elinde, haritayı adım adım izliyor. Kıyıda, fenerlerinden anlaşıldığı kadarıyla, karaya oturmuş bir küçük yük gemisi (koster) karaltısı seçiliyor. Çeşme’ye birkaç saatlik mesafede olduğumuz halde, Kara Ada’nın korunaklı bir koyunda demirleme kararı veriyor Cengiz. Sadece bir-iki tekne alan minik koylardan birinde karar kılıyoruz. Seyyar reflektörün ışığı ile bütün koyu taradıktan sonra, daha önce demirlemiş iki teknenin arasında bir yere yerleşip demir atıyoruz. Cengiz, ambardan ikinci bir demir daha çıkarıp onu da atıyor ve halatını birinci demirin zincirine bağlıyor. Aslında, koydaki su oldukça durgun ama direğin ve direğe bağlı halatların sesinden rüzgarın hızını hissediyoruz; yani 15-20 metre yukarıda fırtına “ben buradayım” diyor.

24.00
Karşıda Çeşme’nin ışıkları görünüyor.Hepimiz yatıyoruz. Ama rüzgarın vınlamasından sık sık uyanıp, güverteye çıkıp demir tarıyor muyuz diye bakıyoruz. Oysa benim GPS’imi de, demir taraması durumunda uyarı sinyali verecek konumda ayarlayıp Cengiz’e verdim.

30.07.2008

9.00
Sabah rüzgar daha da kuvvetli; direğin tepesindeki rüzgar ölçer, hızı 35 knot (yaklaşık 70 km/saat) gösteriyor. Kız kardeşim Şule, İstanbul’dan telefon edip, fırtınanın süreceğine ilişkin meteoroloji raporlarından beni haberdar ediyor. Cengiz, koyda 35 knot olan rüzgarın açık denizde 40 knot’a kadar çıkabileceğini söylüyor. Dalgalar da dünkünden yüksek olabilirmiş. Dalga konusunda da yeni bir şeyler öğreniyorum: Dalga açık denizden doğru geliyorsa yüksekliği daha fazla olurmuş; kıyıdan doğru geliyor ise daha alçak  olurmuş. “Bunda şaşacak ne var?” denebilir. Ama önemli olan şu ki, bu durumda dalga yüksekliği sadece rüzgarın hızına bağlı olmuyor. Bizi ilgilendiren durum ise, iki gündür dalgalar hep açıktan kıyıya doğru.

Cengiz, bir saat mesafedeki marinaya telefon ediyor ve yer olmadığını öğreniyor; Çeşme’de Belediye tarafından işletilen ve yarımadanın batısında konumlanmış ikinci marinaya ise ancak iki saatte ulaşabileceğimizi söylüyor. Ama kararsız bekliyoruz.

Yol boyunca Cengiz’in, telsiz ile meteoroloji raporu aldığını görmedim. Nedenini sorduğumda, “hava raporu dinlersen, limandan hiç çıkamazsın” dedi. Bu arada, telefon ile eşinden, fırtınanın öğleden sonra daha da kuvvetleneceği bilgisini aldı. Biz de, daha fazla beklemeyip yola çıktık.

Koyun dışına çıktığımızda, bir gün öncesine göre daha az dalga olduğunu farkediyoruz. Rüzgar da akşamkinden daha kuvvetli değil.

Rahat bir yelken seyri ile marinaya ulaştık. Herhangi bir talepte bulunmadığımız için ve işleticisi Belediye olduğu için, yanaşma sırasında kimse yardıma gelmedi. Bol bol yer vardı, karar vermekte güçlük çektik. Cengiz tekneyi yeni bir sefer için temizleyip düzenlemek için limanda kaldı. Biz Utku ile kasabayı gezmeye gittik. Yürürken hala, sarhoş gibi sallandığımı hissediyordum. Bir kafede üç saat kadar oturup bir şeyler yiyip içtik ve televizyondan Anayasa Mahkemesi AKP hakkındaki kararını izledik, bütün Çeşme halkı ile birlikte, milli maç izler gibi.

Çeşme Marina 2008
Tekneye döndüğümüzde, Cengiz teknenin iç kısımlarını temizlemiş, her şeyi düzenlemiş, çöpleri ve artan yiyecekleri torbalar içinde rıhtıma yığmıştı. Utku ile birlikte hortum, fırça ve “doğa dostu deterjan” ile güverteyi yıkadık [10].

Tekneyi kilitledik, çöpleri attık, bir taksi çağırdık; artan nevaleyi taksiciye devredip, hava alanına doğru yola çıktık.

Bunları yazdığımın resmidir


[1] Teknenin özellikleri:
Bavaria 42C 2007 Model 3 Kamara 2 Banyo Tuvalet
  Tam Boy 
13 m   
   Boş Deplasmanı
9.200 kg   
  Genişlik
4 m   
   Salma
3.000 kg   
  Su Hattı
11,40 m   
   Motor
Volvo Penta D2-55   
  Su Çekimi
1,8 m   
   Motor Gücü
55 hp   
  Su Tankı
400 lt   
   Yakıt Tankı
210 lt   
  Direk Yüksekliği
17,9 m
   Yelken Alanı
95 m 2   
  Max Kapasite
10 Kişi  
   Yatak Kapasitesi
8 Kişi 

[2]  Cengiz, bir zamanlar, bir başka teknede, içten kilitli kalan wc kapısını açmayı bilmeyen birilerinin canım kapıyı nasıl kırdıklarını anlatıp, WC kilidinin dışarıdan bir kibrit çöpüyle nasıl açılabildiğini gösterdi.

[3]  Geçtiğin yolu GPS’de, ya da haritada işaretle: Özellikle geceleri ve dalgalı denizde, güvertede yalnız başına dümen tutarken, her 15 dakikada bir GPS cihazında, bulunduğun noktayı işaretle (mark, select); uyuyanlar uyanıp seni göremediklerinde (denize düşmüşsen), en son işaretlenen noktaya kadar olan bölgede seni arasınlar; arama zamanı kısalır, bulma olasılığı artar; arama sırasında akıntının sürükleme etkisini dikkate alarak, önce, gelinen rotayı takiben,son işaretlenen noktaya kadar hızla geri dön, bulamamışsan, gelinen iz üzerinde sinüs eğrisi (zig-zag) çizerek tarama yap.

[4] Otopilot hassasiyetini ayarla: Düzeltmeyi kaç derece saptıktan sonra yapsın? Orsa seyrinde daha hassas ayar yapmakta yarar  var. Ancak, her düzeltme aküden daha fazla akım çekmek anlamına gelir; aküler tükenmesin diye, rölantide de olsa motoru çalıştırmak gerekir.

[5] Örneğin:
Şaftlı pervanelerin, gürültüsü çok, ayarı zor, verimi düşük.
Yabancı bayraklı tekne için yurt dışında şirket kurma: şirket yetkilisi olarak, tekneyi satan firmanın bir görevlisine imza yetkisi vermek riskli: adam isterse tekneyi başkasına satabilir vb.

[6] Ana yelkeni açarken:
Önce pupa palangasının , balançinanın ve ana yelken ıskotasının kilitlerini açıp mekanizmaları rahatlat.
Sonra yelken açıp kapama halatlarının kilitlerini aç.
En sonra da ana yelkeni aç.
Pupa palangası ve balançina halatlarının boşunu al.
Iskotayı rüzgara göre ayarla.
Bütün kilitleri kapat.

[7] Bot: Botu, güvertede tutmak yerine denize indirip çekerek götürmek de mümkün ama, hızı kestiği için ve bazı manevralarda sorun yaratabileceği için tercih edilmiyor sanırım.
[8] Akü: aynı şarj bağlantısında birden fazla akü var ise, hepsinin şarj derecesi yani eskiliği aynı olmalıymış, yoksa yeni olan (yani daha dolu olan) zarar görürmüş.

[9] Radar fiyatları 1000$’dan başlıyormuş; fishfinder fiyatı ise en ucuz 200$; teknenin fiyatının yanında önemli bir şey değil.

[10] Teknenin temizliği: İki ayrı kimyasaldan kovaya birkaçar damla damlatıp üzerine su dolduruluyor. Ahşaplar dahil güvertedeki her yer elde edilen köpüklü karışım ile yıkanıp durulanıyor. Ayrıca, metal ve plastik yüzeylerden lekeleri çıkarmak için, eriyen beyaz bir tür sünger kullanılıyor; başka bir maddeye batırılmaksızın.