8 Haziran 2020 Pazartesi






MERGUS’UN İLK FIRTINASI; BİZİM DE


Güven Birkan


Çocukların 6-8 yaşlarında öğretilmeye başlanan yelkencilik ve denizciliği 68 yaşında öğrenmeye kalkışınca bazı güç durumlar yaşanması kaçınılmaz oluyor. Ama doğa birçok şeyi kestirme yoldan insana öğretmeyi başarıyor.

Teknemiz Mergus’u teslim alalı ancak bir buçuk ay olmuştu. Temel bazı kurslara katılmıştık ama henüz tekneyi, yelken kullanmayı ve denizciliği kendi kendimize öğrenmeye çalıştığımız günlerdi. Çelen ile birlikte Pendik’ten açılıp, 3-4 saatlik seyirler yapıyorduk. Haziran’ın 20’si, yıl 2010; az bulutlu güzel bir Pazar günü dokuzuncu kez denize açıldık.

Çok hafif bir rüzgâr var ama yine de yelkenimizi açıp Büyükada’ya yöneldik. Bir saat ancak olmuştu ki, güneydoğuda, Yalova üzerinde oluşan kara bulutların yaklaşmaya başladığını fark edip yelkeni kapattık ve yönümüzü Pendik’e çevirip motora yol verdik; kara bulut da tam yol üzerimize doğru geliyor; çatışmayı önlemenin olanaksızlığını far kettim.

Limana bir mil kala kara bulut gökyüzünü kapladı. Bir anda esinti tamamen kesildi; deniz yüzeyi dümdüz oldu. Bu sükûnet bir dakika bile sürmemişti ki, sanki bir balina, sancak (sağ) bordamıza vurdu ve tekne bir anda iskeleye (sola) doğru yattı, neredeyse direğin ucu suya değecekti; bir an “acaba yelkeni kapamamış mıydım?” diye düşündüm. Aynı anda gökyüzünden bir tufan boşaldı. Deniz de gökyüzüne doğru yükseldi; tekneye vuran balinanın sırtındaydık sanki. Çelen, serpinti körüğünün koruduğu köşeye sığındı, bulabildiği bir yerlere tutundu, ben dümene sarıldım; teknenin üzerinde kalmaya çalışıyoruz. Tabii ki kendimizi tekneye bağlamaya yarayan emniyet kemerimiz de var, ama kabinde; kutularının içinde, yepyeni duruyorlar.

O anda limana doğru seyretmenin olanaksızlığını fark ettim; rüzgâr ve dalga tam sancak bordadan vuruyordu. Üstelik de dalga ve rüzgâr bizi limanı koruyan kaya dolguya doğru atıyordu. Son bir yıl okuduğum denizcilikle ilgili anılar ve hikâyeler kafamdan hızla geçti ve karar verdim; tekneyi rüzgârın geldiği Yalova’ya doğru yönlendirdim; dalgayı çapraz alacak bir açı yakaladım. Motora biraz daha yol verdim; kayalıklara daha fazla yaklaşmaktan böylece korunacağımızı düşünüyordum. Ayrıca, sanki fırtınanın geldiği yöne gidersem, onu delip öte yana geçebileceğim ve hışmından daha kısa sürede kurtulabileceğim gibi geldi.

Böyle durumlarda insan dalgaların kaç metre olduğunu, rüzgârın hızını, geçen zamanı falan kestirmeye kalkışmıyor. Sadece kendi sorumluluğumu taşısam böyle paniklemeyeceğim; Çelen’i de bu badirenin içine sürüklemiş olmamın gerginliği var üzerimde.

Lunaparkta gider gibi altımızdan geçen dalgalara inip binmeyi bir tür rutin haline dönüştürünce, ikimiz de biraz sakinledik; ya da öyle olduğunu sanıyorum. Birbirimizle konuşamıyoruz; sadece arada bir göz göze geliyoruz. Bir gözüm de, aşağıda kabindeki tezgâh üzerinde duran can yeleklerinde; ama dümeni bırakamıyorum; Çelen ise yerinden kıpırdasa dengesini kaybedip yuvarlanacak. Böylece, can yelekleri ile karşılıklı bakışmayı sürdürürken, “hiç değilse can simidimiz var” deyip simidin takılı durduğu sancak kıç omuzluğa gözümü çeviriyorum; ilk dalgalar simidi çoktan alıp götürmüş. O günden sonra, uzun bir süre, “neredeyse evde bile can yeleği takarak dolaşmayı adet haline getirdik” dersem fazla abartmış olmam (belki depremde de işe yarar).

Yapacak bir şey kalmadığını anlayınca, kaderimize razı olup iyice rahatladık; artık, kafamızı kaldırıp çevremize bakabiliyorduk. Bakmasına bakıyorduk ama görüş mesafesi ancak 20-30 metre kadardı; gökten inen tufan ile denizden fışkıran serpintilerin oluşturduğu bir su bulutu içindeydik. İlk bir kaç saniye içinde, denize düşmüşçesine iliklerime kadar ıslandım ve üşümeye başladım; suya batırılıp buzhaneye bırakılmışlık duygusuna kapıldım, Haziran ortasında. Aslında iki adım atsam rüzgârlığıma ulaşabileceğim ama dümeni bırakamıyorum; teknenin üzerindeyken bile insanın her şeyini, dağcılar gibi sırtında taşımasında yarar var sanırım.

Ama o anda elimin altında olması en gerekli şeyin telsiz olduğunu düşündüm; böyle bir durumda, kullanmaya kalkışsak, kabindeki telsize ulaşmamızın olanaksızlığını far kettim. hemen oracıkta, bu fırtınayı atlatır atlatmaz bir el telsizi edinmeye karar verdim. Ama bir yandan da, “elimizde telsiz olsa ne yapacaktık?” sorusuna yanıt bulamıyorum; daha doğrusu telsiz ile yardım istemeye kalksak kim ne yapabilirdi? Olsa olsa, bulunduğumuz yeri bildirmiş olmanın huzurunu duyardık; hani alabora olsak bizi nerede bulacaklarından emin olmak gibi bir duygu.

Pusulanın gittiğimiz yönü gösteriyor olması ilk anda yeterli gibi görünüyordu; kayalara doğru gitmediğimizden emindik ama Pendik limanın çevresinde demirde duran ve bir kısmı simsiyah hurda görünümlü gemilerin yerlerini kestirme olanağımız yoktu. tersane için sıra beklediklerini sandığımız bu karaltılardan birini karşımızda görebilirdik. Böyle bir kaç gemi siluetini sıyırarak geçtik. Sonunda bir tanesi kara bir duvar gibi hemen önümüzde belirdi ve o anda bir şey fark ettim: uygun bir konum yakalayabilirsem, demirde yatan o koca gemi beni dalgadan ve rüzgârdan biraz olsun koruyabiliyordu. Motorun hızını kesip biraz soluklandım, ama havada ve suda oluşan anaforlarla, Mergus’un gemiye yaklaşmakta olduğunu fark edip, bu molayı fazla uzatamadım. Bu arada gemiye doğru seslenmeyi denedim (kornamız falan da var ama tabii onlar da kabinde). Bu, umutsuzca yapılmış bir girişimdi, o havada top patlasa kimse duymazdı. Kaldı ki orada bazen aylarca yatan bu terkedilmiş görünümlü gemilerde birileri bulunsa bile, bu havada güvertede ne işleri olabilirdi? Diyelim ki duydular, bize ne hayırları dokunabilirdi?
 
Geminin “gölgesinden” çıkıp yeniden rüzgâr ve dalgaya kendimizi bıraktıktan sonra da “epeyce” bir süre geçti. Derken rüzgâr ve dalgada oldukça ani bir azalma oldu; rüzgâr 30-35 knota (60-650 km/saat) düşmüştü. Gökten ve denizden üzerimize püsküren suyun etkisinin hafiflemesiyle birlikte çevremizi biraz daha algılamaya başladık ve kara göründü!!! İskelemizde (solumuzda) beliren kıyı siluetinin nereye ait olduğunu kavramam biraz zaman aldı; çünkü ne gittiğimiz hızı biliyorduk, ne de geçen süreyi;  o anda sorulsa, Yalova’ya yaklaştığımızı söyleyebilirdim. Biraz sonra, hayal meyal büyük vinç gölgelerini fark edince, Pendik açıklarında, Tuz Burnu’na yakın bir konumda bulunduğumuzu anladım. Bütün bu süre zarfında ancak 2-3 mil gidebilmiştik.


Yönümüzü hemen limana çevirdim; artık rüzgâr arkamızdaydı. Böyle beş-on dakika seyretmiştik ki, rüzgâr tamamen durdu, biraz bekledi ve bu kez 15-20 knot hızla tam karşıdan esmeye başladı. Olağan koşullarda çekindiğimiz ve yelken küçülttüğümüz bu hız o anda bize meltem gibi geliyordu.

Tam marinaya gireceğimiz sırada, fırtınanın kesilmesini fırsat bilen Yalova feribotu, hemen bitişikteki iskelesinden aniden hareket etti ve burun buruna geldik. Bu karşılaşma bu kez bizde bir endişe yaratmadı; oysa daha önceki günlerde feribotla yaşadığımız bu “samimiyet” bizi hep ürkütürdü.

Marinaya girdiğimizde, bağlı teknelerin güvertelerinde serbest duran her şeyin suda yüzmekte olduğunu gördük. Marina görevlilerinin ve komşu teknelerdeki yelkenci dostların sıcak karşılaması içimizi ısıttıysa da, bir an önce sıcak bir duş yapıp sıcak bir şeyler içmeye ihtiyacımız vardı ama kendi çay suyumuzu ısıtacak kadar bile gücümüz kalmadığını fark ettik. Marinadaki tesislere yöneldik. Ancak onların durumu daha da umutsuzdu. Cereyan kesilmiş, camekânlar parçalanmış, tenteler dağılmış, masalar uçmuştu.

Her zamanki gibi kendi çayımızı yaptık ve fırtınadan çıkıp gelen öteki teknelerin hikâyelerini dinlemeye başladık. Bir anda bizimki de o hikâyelerden biri gibi gelmeye başladı bana; sanki son bir saati yaşayan biz değildik; o olay bizim dışımızda cereyan etmişti. Sıcak duş ve sıcak çay tüm gerilimi üzerimizden attı. Hele iskele komşumuz emekli bir uzak yol kaptanının, önceden kestirilemeyen bu denli ani fırtınayı insanın yaşam boyu sadece bir kere yaşayabileceğini söylemesiyle iyice huzura erdik. . Sıramızı savmıştık, bundan sonraki seyirlerimizde böyle kötü sürprizler yaşamayacaktık; başka türlerini de sırayla atlatırsak artık karada (pardon denizde) ölüm yok demekti. Kaptan yaptığı yorumlardan sonra "şimdi denizci oldunuz" diyerek de bizi onurlandırdı. 

Denizcilerden daha önce dinlediğim "batı kaçağı" hikayeleri aklıma geldi. İstanbul'da Bu tür bir havanın hep batıdan gelmesi beklenirmiş. Bu belki de güneyden gelen ilk "kaçaktı". Bu kaçakların bir özelliği de çok sınırlı bir alanı etkisi altına almasıymış. gerçekten de bizimi yaşadığımız hava Kadıköy'ü bile etkilememişti. Denizcilerin görüş birliğinde olduğu bir başka konu da Marmara'da yelken deneyimi yaşayanların, Akdeniz'in her yerinde çekinmeden seyir yapabilecekleri idi.

Geriye dönüp düşündüğümde, bütün o süre boyunca, tek korktuğum şeyin motor arızası olduğunu anımsıyorum; böyle bir durumda ne yapardık bilmem ve hala da bilmiyorum. Çelen ise  bana olan güveni nedeniyle başlangıçta hiç korku yaşamadığını ama gölgesine sığındığımız gemiye seslenip yardım istemeye kalkıştığımda umutsuzluğa kapıldığını söyledi.

İkinci bir korku da teknenin her an alabora olması ya da bir şekilde dağılmasıydı (!). Teknemizin A sınıfı niteliği, yani 40 knot (70-75 km/saat) rüzgara ve 4 metreyi aşan dalgalara dayanabileceği teknik belgelerinde yazıyor olmakla birlikte bunun geçerliliğini denemeden bilemezdik ve işte o fırsatı yakalamıştık:

Sonuç olarak bu fırtınanın en önemli yararı, teknemize güvenimizin artması idi; tabii kendimize olan güvene de biraz katkısı olduğunu söylemeliyim. Şimdi artık, her an böyle bir hava ile karşılaşabileceğimizi ve bununla baş edebileceğimizi biliyoruz, ama karşılaşmamak için de daha dikkatli davranıyoruz. Tabii önlemlerimiz konusunda da daha bilinçliyiz. Böyle bir deneyimi, işin başında yaşamış olmamız büyük bir şans.

26 Kasım 2018 Pazartesi


BALIĞI KURTARMAK

İnsanlık balık neslini tüketme yarışı içinde. Biz birinciliği kimselere bırakmamak için elimizden geleni yapıyoruz. Ama bu akışı geri çevirmek için uğraş verenler de var.

Moda koyu kıyısındaki parkta bir kadın, elinde bir naylon poşet, içinde bir balık, bir karış var, yok. Kıyıyı korumak için doldurulmuş kayalardan güç bela aşağı inip denize yaklaşıyor ve poşetteki balığı denize atıyor.

Parktaki çöp kutularında yiyecek arayan martı sürüsü, birden denize hücum ediyor. Kadın yerden taş alıp martıları uzaklaştırmak için denize atmaya başlıyor. Ne olup bittiğine akıl erdiremiyoruz.

Kadın, balığın kurtulduğuna kanaat getirmiş olmalı k,i iç huzuruyla kayalardan geri çıkıyor. Karşısında bizi görünce açıklama yapmak zorunda kalıyor:

“Yürüyüş yapıyordum. Birden gökten bir balık düştü, canlıydı. Ardında da martılar vardı. Onu denize iade ettim”.

Ünlü denizyıldızı hikâyesini anımsıyorum. Bir tanesini kurtarmak bile doğanın yaralarını onarmak için bir katkıdır diye düşünenlerin anlattığı.

Balığı martıdan korumak güzel de, denizleri terk etmek zorunda kalıp artık neredeyse bir kara kuşu haline gelen martıyı kim koruyacak.

Hikayenin devamı şöyle olabilir:
Kadın yürüyüşünü Kadıköy çarşısına dek sürdürüp, leğende oynayan istavritlerden iki kilo alır. Evin önündeki arabanın üzerinde nöbet tutan martıya da bir tane verir. Gerisini akşam yemeğinde ailece afiyetle yerler.



8 Eylül 2014 Pazartesi

SESSİZLİKTEKİ SESLER

Güven Birkan, 08.09.2014



Durgun bir gece, güvertede uzanmış gök yüzünü izliyorum; milyonlarca yıldız, arada bir de kayanlar var; ama hiç ses yok. Oysa görünen her şeyin bir de sesi olması gerektiği gibi bir düşüncem var; üstelik de böylesine kalabalık olunca. Gözümü kapıyorum, kalabalık yok oluyor. Ses yok, görüntü de yok, kafamda yarattığım çelişki ortadan kalkıyor.

Uzaktan küçük bir balıkçı teknesinin sesi geliyor: pata pata pata. Hiç rahatsız etmiyor; hoşuma bile gidiyor. Oysa, aynı motorun sesi bir kara aracından gelse, her halde müthiş sinirime dokunurdu.

Bir tıkırtı duyuyorum, sanki içeriden geliyor, inip dinliyorum; gerçekten de belli aralıklarla yinelenen tık tık tık diye bir ses; bir an için dehşete kapılıyorum, “yoksa fare mi?”. Bir fındık faresi her yere girer ve hiç bulamazsınız; o kocaman lağım farelerinden biri ise, hiç bulmasanız daha iyi; teknede insanın başına gelebilecek en kötü şeylerden biri. Neden mi? Yakalayamazsanız huzursuz olursunuz, öldürmeye vicdanınız el vermiyorsa, yakalamanız bir işe yaramaz, özel bir kafese koyup sahile bırakmak gibi bir işlem için de uygun donanımınızın olması gerek.

Bir kaç yıl önceki bir anımı anımsıyorum: Arkadaşlarımızın bir kaç ay önce satın alıp, yeni yeni denizciliği  öğrenmeye başladıkları tekne ile Marmaris koylarından birinde demirdeyiz. Gece yarısı, benzer bir tık tık tık sesi ile arkadaşımızın eşi uyandı ve fare olmadığını kanıtlayıncaya kadar, teknenin kabinlerinde sökmediğimiz yer kalmadı; iş bittiğinde neredeyse sabah oluyordu.

Aslında tekne, kendi başına da ses yapabilen bir mahluk, en hafif bir harekette bir yerlerinden bir ses çıkıyor. Böyle küçük ve hafif teknelerde, denizin hareket etmesi de gerekmiyor, teknedekilerin hareketi yetiyor. Bu sesin ne olabileceği konusunda, bir süre önce izlediğim bir olay, konuya bir açıklama getiriyor  ve rahatlıyorum: limanda bağlı bir teknenin bordasının denizle birleştiği su kesimi çizgisi boyunca çepeçevre yerleşmiş olan deniz canlılarını, balıklar gelip yiyorlar; yerken de kafalarını belli bir ritm ile küt küt bordaya vuruyorlar; o ses içeriden tık tık diye duyuluyor olmalı.

Hafif  bir esinti çıkıyor; deniz de hemen karşılık veriyor, şıpır şıpır. Gece ilerlemiş durumda, ama yamaçlardaki keçiler sahura kalkmış olmalı, şıngır şıngır çıngırak seslerine arada bir melemeleri de karışıyor. Rüzgar artıyor, su da yanıt veriyor, artık kıyıdaki kayalarla oynaşan deniz, taşlardan sekerek akan ince bir dere sanki.

Rüzgar kuvvetlendi, keçiler kayboldu; şimdi artık direğe vuran halat sesleri tekneden tekneye atışıyor. Gözümü açarak dinliyorum, gözüm açık olursa sanki daha iyi duyacağım;  “acaba bizim halatlardan birini kasmak mı gerekiyor?” Hayır ses yakındaki tekneden geliyor.

Artık direkteki bayrak da pır pırıyla koroya katılıyor. Derken, gökyüzündeki ışıklı kalabalık bir anda örtülüyor; önce tek tük ama kocaman bir kaç damla, sonra da bardaktan boşalırcasına bir yağmur. Kabine giriyorum. Şimdi artık su damlalarının güvertede çaldığı trampetlerin sesi öteki seslerin hepsini örtmüş durumda. Müzik kâh hızlanıyor, kâh yavaşlıyor; sonra bir tekdüzelik kazanıyor; ninni gibi; uyumuşum.

Uzaktan gelen kuş cıvıltıları ile uyanıyorum; ne yağmur, ne yıldız, ne rüzgar; güneş doğmakta. Güverteye çıkıyorum; deniz ayna, gök yüzünden inen bir çift martı, aynayı çiziyor. Çevredeki yelkenlilerin birinden önce vızıltı gibi bir motor sesi, biraz sonra da ırgatın zinciri toplama şıkırtısı duyuluyor. Sessizce süzülüp koydan ayrılıyor; el sallıyorum, “güle güle”; yolu uzun olmalı.

Kabinden Çelen’in neşeli sesi çınlıyor: “Günaydın”; akşamdan beri duyduğum ilk insan sesi, ama doğaya hiç de yabancı değil.

Ve denizde mutlu bir gün başlıyor.

KAÇAMAYAN KAÇAKLAR


Güven Birkan,
08.09.2014

Üç gündür süren fırtına kesilir gibi oldu; Ağustos ayında, adını bilemediğimiz “programlı” fırtınalardan biri. “Yarın artık denize çıkabiliriz” diye düşündük. Ama aynı anda aklımıza “kaçaklar” geldi; batılıların çomakları ile yaşanmaz duruma gelen ülkelerinden, batıya kaçmaya çalışanlar, insanca yaşam arayışı içinde. Bu hava Yunan adalarına kaçak taşımak için de çok uygun, ama onlar herhalde sabahı beklemeyecekler, gecenin karanlığından yararlanmaları gerek.

Biraz ötemizde bağlı Sahil Güvenlik teknelerinde Gece yarısına doğru, bir hareket başlıyor. Belli ki denetime çıkacaklar. Teknelerin birinin motoru çalışıyor. Rüzgar hafiflemiş olsa da egzoz kokusunu tam üzerimize üflemeye yetiyor. “Bir an önce gitse de daha fazla zehirlenmesek” diye söyleniyoruz. O arada uyuya kalmışız.

İnsan sesleri ile uyanıyorum. Gün ağarmış. Dışarı çıkıp bakıyorum; tahminimiz doğru çıkmış; sahil güvenlik botu yanaşmış, sivil giyimli insanlar birer birer güvertede beliriyor. İlk görünen kaçak, yaşını belki henüz doldurmuş bir bebek; iri yapılı Afrikalı bir annenin kucağında; nedense önce bebeği fark ediyorum, o kocaman siyah anneyi değil. Güvertede dengede durmakta zorlanıyor bebeği, turuncu tişörtlü sahil güvenlikçiye uzatıyor; güvenlikçi, bebeği bağrına basıp, yandaki tekneye zıplıyor, sonra rıhtıma çıkıyor; bekliyor, anne de karaya ayak basınca bebeği teslim ediyor.

30-35 kişi çıkıyor o küçücük teknenin içinden. Çoğunun üzerinde can yelekleri var. Sahil güvenlikçiler onlara hem yardım ediyor, hem de denetim altında tutmaya çalışıyor. Hepsi tekneden inince sayım için, düzgün bir biçimde yere oturtuluyorlar. Çeşitli renkte insanlar var, büyük olasılıkla farklı kıtaların insanları, Avrupa hariç. Hangi dilden iletişim kurulduğunu anlayamıyorum, büyük olasılıkla bir kaç dil konuşuluyor. Sahil güvenlikçilerle birlikte dolaşmasından anladığım kadarıyla, kaçak kadınlardan biri konuşulanları çeviriyor; neceden neceye?

Bir cankurtaranın sahilde hazır tutulduğunu fark ediyorum; anne ile bebeği alıp gidiyor. Ötekiler sayım sonrası yükselen güneşten korunmak üzere hazırlanmış bir tentenin altındaki banklara oturup beklemeye başlıyorlar kendi aralarında fısıltıyla konuşarak. Günün ilerleyen saatlerinde bir otobüs gelip hepsini alıp götürüyor. Sahil Güvenlik personelinin rutin bir gece nöbeti, öğlene doğru sona eriyor.

Bu seferki gruptakilerin giyimlerinin çok düzgün olduğunu, eşyalarını sırt çantalarında taşıdıklarını fark ediyorum; sanki bir turizm acentesi kanalıyla bir araya gelmiş bir gezgin grubu görünümündeler. Bu seferki diyorum, çünkü her bir kaç ayda bir benzer bir olay yaşanıyor. Bazılarını tekneleriyle birlikte getiriyorlar, tekneler de burada rıhtımda birikip duruyor. Bu kaçaklar ülkelerine geri mi gönderiliyor? Sığınma hakkı veriliyor mu? Geri gönderildiklerinde ülkelerinde neler yaşayacaklar? Güçlükle toparladıkları paraları da kaçak tüccarlarına kaptırdıktan sonra onları nasıl bir gelecek bekliyor? Hiç bir fikrim yok. Tanrı sonlarını hayır eylesin.



30 Temmuz 2014 Çarşamba

GÖSTERGELERE SAKIN İNANMAYIN


Güven Birkan, 30.07.2014
Bu yıl yaz aylarında da Sığacık Körfezinde güneyli rüzgarlar esiyor. Biraz dalga kaldırıyor ama, deniz suyu geçmiş yıllara kıyasla daha ılık. Bir de koylara demirlediğimizde, dağlardan inen kuzey rüzgarlarının yaptığı gibi, tekneyi bir o yana bir bu yana savurmuyor.

İlk kez teknede yatılı olarak bir çifti konuk ediyoruz. Orhan Silier 40 yıldır, Ayşe Erzan ile 20 yıldır dostumuz.  Beylerbeyi’nde 6-7 yıl kadar komşuluğumuz da var. Yani, teknenin minik mekanlarında dostluğumuzu bozmadan 4-5 gün birlikte olacak kadar birbirimizi tanıyoruz.

Alıştırma olarak ilk gün Düverlik Koyu’na gitmek bize uygun göründü; akşama marinaya dönmek niyetiyle. Niyeti belirleyen teknedeki enerji kapasitesi: aküler 4 yılı doldurdu ve kısa sürede boşalıyorlar. Öyle ki yelken seyri yaparken otopilot kullanmıyoruz; buzdolabını çalıştırmıyoruz; demirledikten sonra, hidrofor çalışmasın diye hemen hemen hiç tatlı su kullanmıyoruz; navigasyon ve telsizi de kapatıyoruz. Bütün bu önlemlere karşın, akşam olup da demir alacağımızda, ırgat motoru kimi zaman zorlanıyor.

Neyse, güzel bir yelken seyrinden sonra koya demirledik. Burası, girişi dar, kendisi küçük, çevrede kayalara kazılı kalıntılar olan, üç tarafı hızla yükselen çam ve maki kaplı yamaçlarla çevrili sevimli bir koy. Bir bütün gün denize girdik, gazete kitap okuduk, sohbet ettik, kayalarla denizin şıpırtılı buluşmasını dinledik/izledik. İlk gün yemek işini, ev sahibi olarak biz üstlendik ve Kıbrıs usulü hellimli makarna yaptık; suyunu süzmeden makarna yapışımız takdir topladı; yanında salata ve soğuk içeceklerle öğleni geçiştirdik.



Akşam 19.00 sularında toparlandık, demir almak üzere hazırlığımız yaptık, marşa bastım, tık yok. Ama motor çalışmadan önceki o tiz düdük çalıyor: düüüüt. Bir elektrik sorunu olduğunu düşündüm; hemen akü geldi aklıma. Ayşe de, fizik profesörü olarak akü tanısını koydu. Elektrik tablosundaki göstergeye baktım, 13V yazıyor, yani göstergeye göre, aküde sorun yok. Zaten gün boyunca arada bir hep denetliyordum bu göstergeyi. Başka ne olabilirdi? Marş motoruna akın ulaşmıyor muydu acaba? Tekne firmasının her konuda bilgili ve deneyimli ustası Fahri Bey’i telefon ile aradım; akünün tamam olduğunu ama marşın basmadığını söyledim. Bana marş motoruna gelen kabloları tornavida ile birleştirerek motoru çalıştırabileceğimi söyledi. Denedim; yine tık yok, ama düüüt var.

Motorun en son bakımını yapmış olan marinadaki firmaya telefon ettim; çalışma dışı saatler olduğu için ustalara ulaşamayacaklarını ve başka türlü de zaten yardımcı olamayacaklarını söylediler; “ilgilerine” hayran kaldım. Marinadaki panton komşum Sedat Öztekin’i aradım; o anda marinaya giriyormuş,  “hemen geliyorum“ dedi; aynı pantondan tanıdığımız Fatih Türkkan’ı da aramamı önerdi; durumu uygun ise birlikte daha yararlı olacaklardı; motoru çalıştıramazlarsa yedekleyip götüreceklerdi Mergus’u. Her ikisi de, aynı zamanda, Gezgin Korsan forumundan sanal arkadaşlarım.

Fatih, Güzelbahçe’de oturuyor; yarım saat önce marinadan çıkmış ve tam evine ulaşmak üzereymiş. “Hemen dönüp marinaya gidiyorum” dedi.

Konuklarımız olmasa telaşlanmayacaktım ve ortalığı da bu kadar telaşa vermeyecektim. Ama koy lodosa açık, rüzgar ve dalga artarsa çok fazla sallanacağımızı düşünüp, sabaha kadar demirde kalma düşüncesini hemen ikinci plana attım. Ancak bu arada, akşama kadar esen rüzgar tamamen kaldığı (kesildiği)  için yelken ile gitme olanağımız ortadan kalkmıştı. Zaten 30 metre zinciri elle toplamak ve çok dar olan koydan yelken ile çıkmak da güç ve maharet isterdi. Lastik bot vardı, ama motoru yoktu; olsa, tekneyi koy dışına onunla çekmek ve hatta yavaş yavaş marinaya dönmek söz konusu olabilirdi, ancak en azından benim kadar deneyimi olan ikinci bir kişinin daha teknede bulunmuş olması koşuluyla.

Kıyıya çıkmanın da bir yararı yoktu, çünkü kıyıdan bir karayoluna ulaşmak için saatlerce yürümek gerekiyordu. Bu koyların çekiciliği, karadan ulaşılamayışın sağladığı sükunetten kaynaklanıyordu. Sükunet güzel de, her güzelin bir kusuru olabiliyor işte.

Yine de bu arıza ile, böyle rüzgarsız bir havada denizin ortasında karşılaşmadığımız için şanslıydık; çünkü o durumda teknenin nereye sürükleneceği belli olmazdı; açık denize sürüklense pek sorun değil de, kıyıya gidip kayalara bindirirse hoş bir durum olmazdı. Tabii her zaman Sahil Güvenlik seçeneği vardı; ama onların sorumluluğu, tekneyi değil, içindekileri kurtarmaktan ibaretti;  zaman zaman tekneyi yedekleyip kıyıya çektiklerini de duymuştum.

Sedat-Fatih ekibi, yarım saat sonra telefon ettiler, yola çıkmışlardı. Artık hava kararmaya başlamıştı. Güvende olma duygusuyla gerilimim epeyce azalmıştı. Birbuçuk saatlik bir yol katedeceklerdi. Tahmin ettiğim gibi, 21.00 sularında karanlığın içinden Nil teknesinin silueti belirdi. Yaklaşınca üç insan gölgesi fark ettik; Sedat Bey’in eşi Nil Hanım da katılmıştı “kurtarma ekibi”ne; her zaman gülümseyerek moral veren ifadesiyle.
Yedekleme için halatları hazırladıkları görülüyordu; ama önce Fatih “motora bir göz atayım” diyerek Mergus’a sıçradı. Öztekin çifti, demir atmak yerine, Nil ile çevremizde tur atmaya başladı. Fatih Türkkan, bir lamba yardımıyla aküleri denetlendi; motor aküsü, kutuplarına kablo ile dokundurduğu ampulü ölü gözü gibi yakabildi. Teknede takviye kablosu bulundurmadığım için servis akülerinden biri ile motor aküsünün yerini değiştirmek gerekti. Motor çalıştı. Ama bu basit operasyon bile bir saate yakın sürdü.

Nil önde, Mergus arkada yola koyulduk. Fatih Türkkan her ihtimale karşı bizimle geldi. Çok güzel bir gece, yıldızlarla bezenmiş, pırıl pırıl gök yüzü, dümen suyunda parıldayan yakamozlar. Güvende olmanın huzuru.
Denizcilerin sosyal paylaşım sitesi Gezgin Korsan’da olayı özetlediğimde; karşılaştığım arıza, “üç beş dakikada çözülebilecek türden” basit bir sorun olarak yorumlandı; standart bir denizci için buna “arıza” bile denmezdi, demek ki. Aynen öyleydi. Ama önce göstergelere inanmaktan vaz geçmem gerekiyordu; telefon ettiğim herkes önce aküyü sordu, ben de “aküde bir sorun yok, gösterge 13v gösteriyor” dedim. Ama hiç kimse de bana “göstergelere inanma” demedi.

Bu olay bana yıllar önce yaşadığım başka bir deneyimi anımsattı:

Çalıştığım inşaat firması, Köyceğiz’in Ekincik Körfezi’nde bir marina inşaatına karar verdi ve inceleme için üç kişilik bir ekip oluşturdu. Bir mimar arkadaş  ve bir deniz yapıları tasarımında uzman profesör Ali Rıza Günbak ile birlikte Köyceğiz’in tek oteline yerleştik. Her gün Ekincik’e gidip denizde ve karada ölçümler yapıyoruz; akşamları da duş alıp erkenden yatıyoruz; oturup sohbet edecek kadar bile mecalimiz kalmıyor.

Son gün mimar arkadaşımız Ekincik’den otele dönerken, “bu ne biçim otel, bir sıcak su bile akmıyor, hep soğuk duş yaptım” diye yakındı. Bu arkadaşımız, fakülteyi bitirir bitirmez çalışmak için Almanya’ya gidip 20 yıl kadar orada yaşayıp emekli olduktan sonra kesin dönüş yapmış, bu arada tam bir Alman kafasına sahip olmuştu. Ali Rıza ile birbirimize baktık ve “biz her akşam sıcak su ile duş yapıyoruz, nasıl olur?” dedik. Birlikte onun odasına gidip duşun sıcak musluğunu  açtık; gerçekten soğuk su aktı; ama öbür musluğu açınca sıcak su geldi; muslukları ters bağlamışlardı. Almanya’da o yıllarda, her hangi bir inşaatta böyle bir durum olsa şantiyenin görevli mühendisini belki de cezalandırırlardı. Şimdilerde onlar da Türkleşti, tren kazası bile yapabiliyorlar.

Hadi o arkadaş Alman terbiyesi almıştı da o nedenle öteki musluğu açma seçeneğini düşünememişti; peki bana ne oluyor da göstergelere bu kadar inanıyorum. Bundan sonra söz, teknenin göstergelerindeki hiç bir veriye inanmayacağım. Anladım ki tekne yapımcımız Fransızlar da Türkleşmiş. Henüz Avrupa Birliği’ne girmeden kültürümüzle Avrupa’yı fethettik. Aferin bize.


22 Nisan 2014 Salı

DENİZE BAKIP ARSA GÖRMEK

Güven Birkan

Kadıköy’den vapura bindim, yan tarafta açıkta oturdum, Karaköy’e geçiyorum. Hafif bir lodos, ılık bir güneş. Tam emeklilerin aylak aylak seyahat edeceği hava. Yanımdaki ileri-orta yaşlı (yani 70’ine merdiven dayamış) yol arkadaşıma korkarak “merhaba” diyorum. Korkumu besleyen şey, deneyimlerim; bir çok zaman karşılıksız kalıyor bu büyük kent içi selamlaşmalar, elinizi uzatmışsınız da boşta kalmış gibi bir durum. Ama daha ağzımı açarken, adamın da selam vereyim diye gözümün içine baktığını farkediyorum.

Avcılar’da oturuyormuş ve yirmi yıldır vapura ilk binişiymiş; 65 yaş üstü emeklilere toplu taşınımın ücretsiz olmasından yararlanarak hem denizin tadını çıkarmak, hem de kentin uzun zamandır görmediği semtlerini gezmek istemiş.

Karşı kıyıya doğru bakıp, Kadıköy’den Avcılar’a deniz yoluyla ulaşmanın ne kadar kolay olacağını konuşuyoruz. Üstelik de, yol ya da tünel inşa etmek için dünyanın parasını harcamaya gerek olmadığını, denizin kendisinin zaten hazır bir yol olduğunu karşılıklı olarak dile getiriyoruz. “Ve işte bizim yanıldığımız nokta da burası” diyorum, “inşaat için birilerine para aktarılmayacak ve karşılığında da nemalanılmayacak olduktan sonra o iş neden yapılsın?”.

Vapurdan inip birbirimizi uğurluyoruz. Ben Mimarlar Odası Çevresel Etki Değerlendirme Danışma Kurulu toplantısına gidiyorum. Gündemdeki konulardan biri Yenikapı dolgu alanı ve lastik tekerli araçlar için inşa edilmekte olan tüp geçit. Bu her iki palansız ve yasa dışı “proje”nin Tarihi Yarımada’ya vereceği zararların, kent plancıları, arkeologlar, mimarlık tarihçileri ve hukukçular tarafından ele alındığı bilimsel bir toplantı.

Bu arada ilginç bir saptama yapılıyor, tarihi ve doğal çevreyi korumakla görevli kurulların, denizin içi ile ilgili karar alma yetkileri bulunmuyormuş; demek ki oraya “kaptan paşa “ karışıyor. Her konuda karar verici bu “paşa”nın da kim olduğu malum. Bizim toplumumuz için deniz, üzerine ya da altına inşaat yapılacak bir ortam olarak değer kazanıyor. Yani bir tür boş arsa, doldur doldur kullan, üstü yetmez ise, altını da kullan.

Toplantı bitiminde meslektaşlarla Kadıköy’e dönerken, hızımızı alamayıp Tarihi Yarımada’yı rahatsız etmeyecek ulaşım olanaklarını değerlendiriyoruz.  Arkadaşlar bu yap-işlet-devret projelerinin devlete (yani biz vergi ödeyenlere) bir yük getirmediği savının gerçeği yansıtmadığını, işi üstlenen firmanın aldığı krediler nedeniyle Hazine’nin yükümlülük altına girdiğini, her hangi bir aksamada zararın bizlerin cebinden ödeneceğini anımsatıyorlar. Üstelik de benzer ihale sözleşmelerinde olduğu gibi, tüp geçitten parasını ödeyerek (sanırım oto başına 10TL gibi bir ücret) yeterli sayıda araç geçmez ise sözleşmede belirtilen araç sayısı ile aradaki farkın, bu araçlar geçmiş gibi devlet tarafından firmaya ödeneceği de dile getiriliyor.

Bu durumda, Avcılar’a denizden yolcu taşınması, ya da diyelim ki Tuzla’dan Ambarlı’ya feribot ile araba taşınması gibi düşünceler, şimdiden çöpe atılmış oluyor. Ama tüpün iki ucundan yer yüzüne çıkacak araçlar, gidecek yol bulamadığında, tüpün içinde bekleme eziyetini anlatan yok; oysa iki uçtaki trafik zaten şimdiden yürümüyor. Yürütmek için yolları iki katlı yapmak gerektiğinde, onun da parası bizden çıkacak.

Bu arada, rıhtımdaki yolcu gemilerine bakıyoruz; İzmir’e işleyen feribotlardan söz açıyoruz; her sorduğumuzda “yer yok” yanıtı aldığımız halde, sefer sayılarının artırılmayışının nedenlerinden ve Körfez geçişli İzmir otoyolu projesinin maliyetinden söz ediyoruz.

Birden aklıma Karadeniz Postası geliyor. Sanırım artık Karadeniz kıyılarına denizden ulaşım söz konusu değil; zaten o olanak devam etseydi, Karadeniz sahil yolu en azından şimdilik gerçekleşmiş olmazdı, ya da kara ulaşımı kıyıdan değil, mühendis ve plancıların önerdiği üzere geriden, dağların ardından geçirilip, kıyı yerleşimlerine inen karayolları ile gereksinim karşılanırdı.

Sualtı Gazetesi'nden alıntı

Karadeniz Postası’nın aklıma gelişi, bir Trabzon yoculuğu nedeniyle. Ailece İstanbul’dan Karadeniz Postası’na bindik, Trabzon’a, teyzemleri ziyarete gidiyoruz. Dört yaşındayım. Benden iki yaş büyük ağabeyim ile birlikte gemini altını üstüne getiriyoruz; girip çıkmadığımız yer kalmıyor; müthiş bir özgürlük  ve  ilginç bir ortam. Geminin baş tarafındaki ambarlara koyunların yüklendiğini görmüşüz. Güverteye de saman balyaları yığılmış; yol boyunca onların beslenmesi gerek. Bu görevi her nedense ben üstlenmişim; tam insanların yemek saatinde, ortalıktan el etek çekilmesini bekleyip, samanları avuçlayıp, en yakındaki manikaya koşup, heyecanla aşağı atıyorum. Manika ile balyalar arasında telaşlı bir gidiş geliş başlıyor; bir, bir daha, bir daha.... Ta ki, garsonlardan birinin bana doğru koştuğunu fark edinceye kadar. O manikanın alt ucunun, yolcu yemek salonuna ulaşacağı kimin aklına gelir ki? Ama sayemde, insanlar da koyunların menüsünden tatmış oldular.


17 Nisan 2014 Perşembe

Özkan Gülkaynak bir klasik tekneyi yaşama döndürüyor

Kayıtsız'a bir kardeş geliyor. Teos Marina'da bağlı duran bu iki teknenin yanından duraksamadan geçemiyor insan; her ikisinin de öyle sessiz durduklarına bakmamak gerek, anlattıkları öyle çok şey var ki; sadece seyretmek bile insanı heyecanlandırıyor. Özkan Gülkaynak'ı, antika sayılabilecek ikinci kardeşi yaşama döndürmek için sabırla çalışırken görmek, ek bir ayrıcalık.

İki kardeş, marinanın görece sakin olan kuzey ucunda, wc-duş-mutfak biriminin hemen önündeki rıhtımda yan yana bağlı. Böylece, bu hizmetlere ulaşmak için zaman kaybı önlenmiş durumda.

Ancak,  tuvaleti ya da duşları ziyarete gelen herkesin, kendisiyle iki çift laf etmeden geçememesi nedeniyle, Gülkaynak, bu yer seçimiyle kazandığı zamanın belki de kat kat fazlasını kaybetmekte. Bu durumdan ne kadar hoşnut bilemeyiz, ancak ayırdığı her dakika benim gibi amatörler için mutlu bir kazanç.