3 Nisan 2013 Çarşamba


İLK UZUN YOL VE

İLK GECE EĞİTİMİ ANILARIM

 

İSTANBUL - ÇEŞME SEYRİ


Güven Birkan

26-30 TEMMUZ 2008


KATILANLAR:      Cengiz Mimarbaşı, Utku Kırdemir, Güven Birkan
TEKNE:                     Mine; Bavaria 42C/2007 [1]

İki deneyim için aylardır fırsat kolluyordum; birincisi uzun yol yapmak, ikincisi de gece seyri yapmak . Bir taşla ikisini de vuracağım için –en azından şimdilik- mutluyum. Yelken eğitmenim Cengiz’in “Yanına mümkün olan en az şey al” öğüdüne rağmen bir koca çanta dolusu ıvır zıvırla evden çıktım. Ne gerekir bilmiyorum ki. Gerçi mevsim yaz, ama belli olmaz.

26.07.2008

20.00
Tekneye geldim. Cengiz ortalığı topluyor; eksikleri denetliyor. Güvenlikle ilgili herşey yedekli: telsiz, el feneri, çakı, halatlar vb. Ayrıca dümene yakın bir yerde asılı 2 metre boyunda bir demet ip var, aniden gerekebiliyormuş; orada hazır olmalıymış.

Bot için yeni bir kıçtan takma motor almış, kıç vardavelaya tesbit etmiş. Botu ise, baş tarafta güverteye deli bağlar gibi sıkıca bağlamış; rüzgarın ve dalgaların etkisiyle denize uçmasın diye.
İçerideki işleri bitirince, Cengiz güverteye çıkıp her yeri hortumla yıkadı; ama bu arada yağmur başladı.

Biraz sonra yol ve eğitim arkadaşı Utku, yiyecek alışverişi yapmış olarak geldi: salata malzemesi, makarna, kahvaltılık vb. Tanıştık.
Yola çıkmak için yağmurun durması beklenecek.

Ayakkabı ve ayak temizliği konusunda Cengiz'den ilk uyarı: “yatak ile wc aynı temizlikte olmak zorunda”. Genellikle teknede yalınayak dolaşılıyor ama ben ayağımı korumak için sırf tekne içinde giymek üzere beyaz lastik altlı ayakkabılar aldım.

Teknede üç kamara var; her birimize birer kamara. Cengiz, ev sahibi olarak, baş taraftaki “master” kamaraya yerleşmişti zaten. Biz Utku ile kıç taraftaki kamaraları paylaştık. Bavulumu dolaba boşalttım ve boş bavulu, havuzluktaki depoya yerleştirdim. Kamarada yastık, uyku tulumu ve kullan-at türü havlular var. Her yer tertemiz; ne bir toz, ne bir leke. WC-duş kabini minicik ama çok kullanışlı. Ama herşeyin nasıl kullanılacağını öğrenmek gerek; özellikle klozeti kullandıktan sonra nasıl pompalanıp, pis suyun nasıl atık tankına gönderileceği konusunu.[2]


22.30
Yola çıktık. Bulutlu ama çok güzel bir hava.
Can yeleklerimizi ve kafa fenerlerimizi (geceleyin gereğinde önümüzü görmek için) ve boynumuza düdüklerimizi taktık.

İlk kez telsiz kullandım ve Kalamış Marina’da o saatte mazot satışı olup olmadığını sordum; yokmuş.
Yine telsiz ile bilgi aldıktan sonra, mazot almak için Ataköy Marina’ya uğradık (yol bir saat sürdü, önce şaştım; sonra hızımızın max. 7 mil olduğunu anımsayınca olağan karşıladım).

Ataköyde mazot var ama, doğru dürüst bir yakıt istasyonu da yok nedense. Bir kamyondan hortumla aktarılıyor. “Dolunca otomatik durur mu pompa?” dedim, “durur abi” dedi ve tabii durmadı; ama allahtan müdahale ettim ve tekneye sadece birkaç damla damladıktan sonra elle durdurdum pompayı. Karada olsa, bırakırsın etrafa saçılsın, sonra temizlerler; denizde ise, ne tekneye ne de denize akmaması gerek yakıtın. Yeni alınan kıçtan takma motora da benzin doldurduk.

Yeniden yola koyulduk. Cengiz biraz dinlenmek üzere kamarasına gitti; ilk nöbet Utku ile benim.
Rüzgar tam karşıdan; motorla seyrediyoruz.

Yola çıkmadan evde birşeyler yediğim için acıkmıyorum; sadece kuru-yaş yemiş yiyip su içtim.
Liman, demirlemiş gemi ile dolu; neredeyse slalom yapmak gerek. Gemilerin ışıkları ile kentin ışıkları birbirine karıştığı için çok dikkatli olmak gerekiyor. Gemilerin bazılarının hareket ettiğini insan son anda fark ediyor.

Aniden denizin ortasında bir karaltı belirdi; doğru dürüst de ışıklandırılmamış minik bir ada gibi. Sonradan deniz haritalarına baktığımda burasının “pilot (kılavuz kaptan) konaklama yeri” yazdığını görüyorum. Ne saçmalık; insan doğru dürüst ışıklandırır; acaba işaret fenerleri vardı da biz mi görmedik?

Utku da kamarasına gitti (oysa Cengiz ikimize emanet etmişti tekneyi) güvertede yalnızım. Çok güzel bir ay, doğuda, bulutların arasından sıyrıldı: portakal renkli iri bir hilal. Fonda ise kentin yavaş yavaş kaybolan ışıkları; "bu seyir şu manzaraya bile değer" diye düşündüm.

Sanırım Ambarlı açıkları: uzakta koca bir tankerin bordasını görüyorum; karaya doğru yönelmiş, hareketsiz duruyor. Rotam (bana verilen istikamet), pruvasından (burun tarafından) geçmemi gerektiriyor; “nasıl olsa hareketsiz, onu iskelemde (solumda) bırakacak şekilde biraz açığından geçerim” diye düşünüyorum. Bir yandan da ilke olarak hareketli teknenin kıç tarafından geçmenin doğru olacağını anımsıyorum; ikircikliyim; ama gemi hareketsiz. 10 dakika kadar sonra, iyice yaklaştığımda, geminin seyir ışıklarında bir değişiklik oluyor, tepesinde yanıp sönen bir ışık beliriyor ve o ana kadar kıpırdamayan koca kütlenin yavaşça hareket ettiğini farkediyorum. Ben, geminin burnunun biraz önünü nişanlamış gidiyorum; gemi de karaya doğru gidiyor ve beş kısa düdük çalarak beni uyarıyor: “ne yaptığını anlayamıyorum”. Tam o anda, Cengiz güvertede beliriyor (içine doğmuş gibi) ve durumu görüyor. Suç üstünde yakalanmış gibi hissediyorum kendimi; o kadar ders boşa mı gitti? Bir şey demeden sancak alabanda (dümeni tam sağa kırıp) yapıp, ani bir manevra ile tam bir daire çiziyor ve hareket halindeki tankerin kıç tarafından sağ salim geçiyoruz. (Bunlar olurken gemi ile aramızda hala 100 metre kadar mesafe var; ama geminin boyu 200 metre civarında olduğu için, önümüzde dağ gibi duruyor). Motorla seyrediyor olmamız, bu manevrayı kolayca yapmamızı sağladı sanırım.

Cengiz sükunetle, bu olaydan şu dersleri çıkarmam gerektiğini anlatıyor:
1.Seyir halindeyken, çevreyi birden fazla gözün sürekli denetlemesi gerekir (Utku’nun beni yalnız bırakmasını eleştirerek).
2. Beklenmedik bir durum oluştuğunda teknedekileri hemen uyandırmak gerekir: hem güvenlik nedeniyle, hem de birden fazla insanın durumu gözleyip değerlendirmesine olanak vermek için.
3. Çevredeki teknelerin seyir ışıklarına çok dikkat etmek gerekir.

Benim çıkardığım dersler:
Yola çıkmadan önce, rotayı öğrenip, harita üzerinde, nelerle karşılaşabileceğimi incelemem gerek; sonradan haritaya baktığımda, Ambarlı civarında gemilerin sahile yönlenebileceğini gösteren işaretler olduğunu farkettim.

Böyle bir durumda, son an manevrası yapmak zorunda kalsam, iskele alabanda ile geminin kıçına yönelmeye kalkışırdım; oysa Cengiz tersini yapıp, tam bir daire çizerek, güvenli bir biçimde geminin kıç tarafından geçti.

27.07.2008

01.00
Dümeni Cengiz’e bırakıp kamarama gittim ve 05.00’e kadar, oldukça delikli bir uyku çektim. Kamara insanı basıyor; güvertede uyumak daha iyi olsa gerek. Ayrıca, giriş kısmı hariç tavanı basık olduğu için insan uyku sersemi doğrulduğunda kafasını tavana vurabiliyor. Allahtan bütün köşeler yuvarlatılmış ve malzeme çok sert değil. Belki insan kafasını kamaranın giriş tarafına  koyarsa böyle bir sorun da olmaz.

Cengiz belli aralıklarla GPS’de gidilen izlek üzerine işaret koyuyor.[3]

06.00
Ortalık aydınlandı. Ay hala tepede, deniz gri-mavi. Çok uzaklarda karaltı halinde kara ve ölgün ışıklar seçiliyor. Yine güvertede yalnızım; herkes yattı.




07.30
Cengiz benim için, mükellef bir kahvaltı tabağı ve çay hazırladı, sonra yine yattı.
Rota 243; iskelemizde Marmara Adaları.

10.15
Yelken + motor ile seyrediyoruz. Ama rüzgardan yararlanabilmek için zaman zaman rotadan sapmak gerekiyor; sonuçta daha uzun yol katediyoruz. Bu durumda sadece motorla gitsek daha mı iyi?
Cengiz cenovayı (ön yelken) yeni onartmış ama tamirci iskotayı (halatı) yanlış bağlamış; bu nedenle yelkeni ilk açışta hatayı gidermesi gerekti; kimseye güvenmeyip her şeyi kendin (tercihan yola çıkmadan) denetlemelisin.
Açık denizde, dümdüz bir rotada ve sadece motorla giderken Cengiz otopilotu tercih ediyor.[4]
Marmara denizinde sürekli olarak haritada gösterilen “gemi yolu”na paralel ve hemen onun yakınından seyrediyoruz. Karada olduğu gibi geliş gidiş şeritleri var ama gözle görünmüyor ve herkes bu trafik düzenine uyuyor.

otopilot görevde

12.30
Cengiz, usturmaçaların eskiyen "donlarının" yerine polar kumaş alıp yenilerini diktirmiş (hazır alırsa pahalı oluyormuş); onları değiştirdik; bu kılıflar iki yıl bile dayanmıyormuş. Bu arada denizde bir lastik bot gördük ve ganimet olarak tekneye çektik: çifte kürek için yapılmış, sapasağlam. Havasını indirip güverteye bağladık.

13.10
Açığımızdan 4 direkli bir yelkenli okul gemisi, İstanbul istikametinde geçti. Bu kadar güzel bir şeyin, Şili’de Allende’ye karşı yapılan darbe sırasında işkencehane olarak kullanıldığını duyduğumda bütün heyecanım yok oldu.  İki saat kadar sonra çok uluslu bir Nato konvoyu, Ege’ye doğru hızla geçti: İtalyan, İspanyol, Yunan vb gemilerden oluşuyordu. El sallaştık.


Şilili işkence teknesi

18.15
Çanakkale Boğazı’na girdik. Rüzgar ve akıntı etkisiyle 9 knot (mil/saat) hızla seyrediyoruz. Boğaz girişinde koca koca balıkların zıpladığını gördük; önce yunus zannettim, ama zıplayışları yunusunkine pek de benzemiyordu, meğer orkinosmuş (neden yunus olunca heyecanlanıyoruz da, orkinos olunca sıradan bir şey gibi geliyor acaba?).

Boğazın batı kıyısına (Gelibolu yarımadasına) yakın seyrediyoruz. Seddülbahir önlerine geldiğimizde, yükselen sırtlar rüzgarımızı kesti. Ayrıca çok yakınımızdan geçen büyük gemiler de rüzgarımızı zaman zaman kesiyor. Yelken bunların hepsini hissedip tepki veriyor.


20.00
Çanakkale Şehitler anıtını arkada bıraktık ve yön değiştirdik; artık rotamız Bozcaada. Rüzgar azaldı, motora kuvvet gidiyoruz. Cengiz, Ege’den Marmara’ya gitmek üzere Çanakkale Boğazına girecek teknelerin, girişteki bir kontrol noktasından telsizle izin almaları gerektiğini açıkladı.
  
20.30
Ufukta Bozcaada, karaltısı göründü.
Teknede herkes kendi havasında, öyle fazla konuşmuyoruz. Arada bir sohbet ediyoruz; yarı ders niteliğinde; tekne ile ilgili yeni bilgiler edinip eskileri anımsamaya çalışıyoruz. Motor, pervane, mevzuat vb konularda [5].

22.00
Bozcaada’ya vardık. Limana girmeden önce Cengiz gerekli hazırlıkları yapmamı istedi; “sanki eşinle birlikte teknenle geldin” dedi. Haritadan rotayı kontrol edip düzelttim, yelkenleri indirdim, halatları toplayıp roda ettim, kıç palamarları ve demiri hazırladım (kıçtan kara yanaşacağımız varsayımıyla), güvertenin ışıklarını yaktım.

Hava kararmış durumda. Mendireğin girişini ben kesinlikle algılayamıyorum. Seyir fenerleri sayesinde son anda farkettiğim bir karaltı, bir küçük gemi, ağır ağır önümüzden geçiyor. Cengiz, bir çok kez  girip çıktığı için mi, yoksa liman girişinin iki yanındaki fenerleri (iskelemizdeki yeşil, sancağımızdaki kırmızı oluşu ters değil mi?), arkadaki şehir ışıklarından ayırdedebildiği için mi bilmem, kolayca girişi seçip, ağır ağır limana giriyor.

Ama daha önce telefon ile limandaki belediye görevlisine ulaşıp yanaşacak bir yer olup olmadığını sordu; yer yokmuş. Yine de önce seyyar reflektörü yakıp, küçük teknelerin bağlandığı rıhtımda yer olup olmadığını araştırdık. Yoktu; çünkü herkes, hava kararmadan limana girmeyi başarmıştı. Görevli genç, araba vapuru iskelesini işaret etti, oraya yöneldik.

Bordadan yanaşacağımız için artık demir atmak söz konusu değil. Usturmaçaların hepsini rıhtım tarafına taşıdık. Önümüzü, halatları vb görebilmek için kafamızdaki “madenci fenerleri”ni kullandık; ancak kafamızı birbirimize çevirerek bir şey söylemeye kalktığımızda, fenerin ışığı karşıdakinin gözlerini kör ediyor; bu kadar basit bir aleti kullanmak için bile deneyim gerekiyor.

Baş halat Utku’nun elinde, kıç halat bende, teknemizin güvertesinden 150 cm kadar yüksek bir iskeleye yanaşıp bağlanmak nasıl olacak diye merakla bekliyoruz; iskele bu kadar yüksek olmasa birimiz atlayıp palamarı bağlayabiliriz; hatta aynı anda ikimiz de atlayıp baş ve kıçtan aynı anda bağlayabiliriz belki.
Bozcaada limanı


Cengiz yavaşça bordadan yanaşıyor. İskelede görevli genç (otopark bekçisi !), Utku’nun attığı baş halatı tutamadı, kıç halatı atmamızı istedi ve bu sefer yakaladı, ama, rüzgar, baş tarafı iskeleden uzaklaştırmaya başladı; görevli genç kıç halatı bağlayıp, motor ve dümenle baş tarafı yanaştırmamızı önerdiyse de Cengiz, “hayır” dedi, halatı çözdürdü ve tekneyi iskeleden uzaklaştırdı. Bir tur atıp yeniden yanaştı; bu sefer her şey yolunda gitti. Bütün bu kargaşalık içinde gözümdeki gözlük denize düştü ve dibi boyladı.

Cengiz, kıssadan hisse olarak şunu söyledi:
siz siz olun, hayatında tekne yönetmemiş birinin talimatıyla iş yapmayın; planı siz yapın, talimatı siz verin

Tekneyi kilitleyip sahile çıktık. Cengiz’in arkadaşları bizi karşıladı; bir arkadaşının işlettiği “kafe”lerden birinde biraz oturup tekneye döndük. Kafayı vurup derin bir uyku çektim.



Bozcaada'da kahvaltı sonrası tetebbu

28.07.2008

8.00
İlk iş, güneş yükselmeden, koyun çevresinde dolaşıp bir kaç fotoğraf çektim. Sonra, Çınaraltı’nda çay içip, Utku’nun aldığı böreklerle karnımı doyurdum. Cengiz scooter kiralayıp adayı dolaşabileceğimi söylediyse de, yeterli zamanımız olmadığını düşünüp bu işe kalkışmadım. Zaten, sahildeki yerleşmeyi dolaşırken bile öğlen olmuştu. Bu arada, rıhtımda yer açılmış ve Cengiz ile Utku, tekneyi doğru dürüst bir yere çekmiş, kıçtankara bağlamış, yıkıyorlardı.

Yarım günlüğüne kurulan yerel pazara gidip, bir orduya birkaç gün yetecek miktarda salata malzemesi ve meyve aldım; dalından yeni kopmuş Çavuş üzümlerini minik kasalarla satıyorlardı; yanında çok güzel siyah Kardinal üzümleri de vardı.  Üzümleri tekneye sokmadan, kasası ile birlikte, rıhtımdaki musluğa bağlı hortumla bir güzel yıkadık. Utku bu arada denize girdi ve aynı hortumla duş aldı. Denizdeki gök kuşağı renkli hareler, en azından yağ sızıntıları olduğuna işaret ettiği için, limanın suyuna girmeyi göze alamadım. Onun yerine kendime peynirli ve domatesli bir sandviç yapıp kilolarca üzüm yedim.


Temizlik vakti

16.00
Büyükçe bir tekne, yanaşacak bir yer arıyor; biz de yola çıkmak için bahane. Hemen toparlandık. Yola çıktık. İyi rüzgar var; yelkenleri actık[6]. Gelecek durak Bademli, ama Ayvalık civarında mola verebiliriz. Şu andaki rotamız ise Baba Burnu.

17.00
Rüzgar oldukça kuvvetli: 20 knot (mil/saat) civarında. Cenova ıskotaları (halatları) manevralar sırasında, güvertedeki bota takılıyor; her seferinde birimizin baş tarafa gidip ıskotaları kurtarmamız gerekiyor [7]. Pupaya yakın bir seyir yapıyoruz. Hızımız 7-8 not arası; bu teknenin yelkenle yapabileceği max. hıza yakın. Ama Cengiz arada bir rölantide de olsa motoru çalıştırıyor; akülerin boşalmasını önlemek için[8]; çünkü dalgalar fazla zorlamadığı sürece otopilotla gidiyoruz ve böyle bir havada rotayı tutturabilmek için otopilot çok fazla enerji harcıyor.

Baba Burnunu geçtiğimiz sırada güneş battı; Babakale açığından geçerken, kıyıya yönelmiş küçük balıkçı tekneleri ile karşılaşıyoruz. Rüzgar artıyor; dalgalar da. Ayvalık açıklarında bir adanın arkasına demirleyip geceyi geçirmeye karar veriyoruz. Karanlıkta hiç bir şey görünmüyor. GPS’den izleyerek ve derinlik göstergesindeki verileri kontrol ederek sahile yanaşıyoruz. Korunaklı bir koy; birkaç küçük balıkçı teknesi de var çevrede. Seyyar reflektörü yakıp ugun bir yer seçip demirliyoruz. Bu kez, uyku tulumunu alıp güvertede gecelemeye karar veriyorum; çok daha rahat.

29.07.2008

8.00
Cengiz, uyanır uyanmaz güverteye çıktı, demir aldık ve hemen hareket ettik. Dünden beri sancak tarafımızda Midilli adası var; mübarek bir kıta sanki; bitmek tükenmek bilmiyor. Yunan karasularına teğet gidiyoruz; ama daha öte kaymamaya dikkat ediyoruz; aksi halde Yunan bayrağı asmak gerekecekmiş. Sınır aşılmadığında bile, zaman zaman Yunan sahil güvenlik gemileri gelip kimlik denetimi yapıyormuş.

Rota Bademli koyu. Birkaç saat içinde koya ulaşıyoruz. Demirliyoruz ve denize giriyoruz. Yola çıktığımızdan beri ilk denize girişim. Utku da atlıyor. Cengiz ise isteksiz ama görev gereği (teknenin altını incelemek amacıyla) suya giriyor. Denize girmekten hoşlanmazmış meğer.

Koyun girişinde, geceyi olasılıkla orada geçirmiş olan bir yelkenli tekne var. Başka kimseler yok. Daha içerlere girip, kıyıdaki bir lokantada balık yemeye karar veriyoruz. İlerledikçe koyu çevreleyen adalarda ve yarımadada, Cavit Çağlar’ın “sarayını” ve Boyner’in daha mütevazi “malikane”sini görüyoruz. Sahilde bir de kaplıca var.

Bu botta, bu ebatta üç kişi düşünebiliyor musunuz?

Teknenin yanaşabileceği bir yer olmadığı için sahile botla gitmemiz gerek. Botu denize indirmek için balon yelken mandarını (ucu direğin tepesinden geçen halatlardan birini) vinç gibi kullanıyor Cengiz.
Daha sonra yeni aldığı kıçtan takma motoru, bota indirmek gerekiyor. Cengiz küçücük ve dengesiz botun içinde ayakta durup ellerini uzatıyor; biz Utku ile yukarıdan motoru ona uzatıyoruz. Çok basit bir operasyon ama oldukça zorlanıyoruz.

Bu arada, koyda demirli olan teknede ani bir hareket başlıyor ve alelacele yola çıkıyorlar. GPS’ime baktığımda, barometrede hızlı bir düşüş görüyorum. Cengiz öğleden sonra havanın değişeceğini söylüyor. Ama biz karaya çıkmakta kararlıyız.

Üçümüz bota ilişip motoru çalıştırıyoruz; kıpırdasak alabora olacağız; ama suyun derinliği bir metre bile yok; yani yürüyerek de gidilebilir; yüzerek demiyorum çünkü suyun içi ağzına kadar şerit formunda bir tür yosun dolu; ikide birde motorun pervanesine de dolanıyorlar. Karaya oturmuş bir yelkenli tekne dikkatimizi çekiyor; insan kaçakçıları taşırken yakalanmış; yıllardır burada duruyormuş.

Balık ve kazık yemek üzere lokantanın sahiline çıkıyoruz (Balığı, Boyner’in ödeyebileceği fiyattan sunuyormuş). Balık gelinceye kadar bir yığın ıvır zıvır yiyoruz; taze ekmekle. Yolda sadece peynir ekmek, salam, salata ve meyve yediğimiz için, meze türü yiyecekler çok çekici geliyor insana.

Yemek sonrası fazla oyalanmadan tekneye dönüp yola çıkıyoruz. İşte o zaman peynir ekmeğin değerini farkediyorum: Hızlanan rüzgar ile 2 metreyi bulan dalgalar ve karışık mezeler biraraya gelince midem alt üst oluyor. Cengiz, kamaraya inersek deniz tutmasının kolaylaşacağını söylüyor arada bir. Ama Utku uyuklamak istediğinde kamarasına gidiyor ve teknenin sallantısı onu hiç etkilemiyor. Ben ise, güverteye uzanıp, yarı uyur bir pozda akşamı ediyorum.

Güneşin kırmızı bir top olarak denizde kayboluşunun hemen ardından doğruluyorum. Utku aşağıda kamarada sanırım; Cengiz ise dümende.  Teknenin kıç tarafından denize uzanıyorum ve meze-balık karışımından kurtuluyorum. Dünya varmış. Cengiz’in de o arada ortadan kaybolduğunu farkediyorum; belki benim utanacağımı düşünerek, belki de rastlantı eseri kamaraya inmiş olacak. Rüzgar ve dalgalar daha da kuvetlenmelerine karşın, artık beni etkileyemiyorlar. Kıç taraftaki el duşuyla elimi yüzümü ve teknenin kıç aynasını temizliyorum.

Takvimlerde gösterilen fırtınalardan birini yaşıyoruz: sanırım adı Kızıl Erik Fırtınası. Rüzgar 25-30 knot arasında esiyor. Biminiyi, rüzgardan uçup gitmesin diye topladık. Cengiz ana yelkeni kapadı, cenovanın bile tamamı açık değil; ama rüzgar tekneyi neredeyse uçuruyor; karanlıkta son sürat gidiyoruz. Yolumuzu GPS ile buluyoruz. Karanlığı gözlerimizle oyarcasına sürekli çevreyi gözlüyoruz. Etrafta balıkçı tekneleri var; güya balık avının yasak olduğu dönemdeyiz. Bol ışıklı kocaman bir yolcu gemisi yanımızdan geçiyor.

Işıksız bir tekne varsa onu ancak radardan görmek olası. Cengiz, yüzen kütük vb. küçük boyutlu nesnelerin ve balıkçı ağlarının radarda görünmediğini, oysa bunların da tekneye ve en azından pervaneye büyük hasar verebileceğini söylüyor; bu amaçla, teknede balıkçıların kullandığı sonar tipi cihazların (fishfinder) bulundurulmasının gerekli olduğunu belirtiyor. Bu aletler, aynı zamanda deniz dibi topoğrafyasını da gösterdikleri için haritada görünmeyen kayalık ve sığlıklardan korunma açısından da çok yararlı imiş.Ayrıca, demirleyip uykuya daldığında demir tararsa da bir uyarı sinyali veriyormuş. Tek sorunları, ancak birkaçyüz metre ötesini gösterebilmeleriymiş. Yüzen nesneleri görebilmek için de fishfinder’ı aşağı doğru değil, ileri doğru yönlendirmek gerekirmiş[9].

23.00
Karaburun’un batısına dönüyoruz; minik adalar ve kayalıklarla dolu bir denizde seyrediyoruz. Cengiz dümende, benim el GPS’im elinde, haritayı adım adım izliyor. Kıyıda, fenerlerinden anlaşıldığı kadarıyla, karaya oturmuş bir küçük yük gemisi (koster) karaltısı seçiliyor. Çeşme’ye birkaç saatlik mesafede olduğumuz halde, Kara Ada’nın korunaklı bir koyunda demirleme kararı veriyor Cengiz. Sadece bir-iki tekne alan minik koylardan birinde karar kılıyoruz. Seyyar reflektörün ışığı ile bütün koyu taradıktan sonra, daha önce demirlemiş iki teknenin arasında bir yere yerleşip demir atıyoruz. Cengiz, ambardan ikinci bir demir daha çıkarıp onu da atıyor ve halatını birinci demirin zincirine bağlıyor. Aslında, koydaki su oldukça durgun ama direğin ve direğe bağlı halatların sesinden rüzgarın hızını hissediyoruz; yani 15-20 metre yukarıda fırtına “ben buradayım” diyor.

24.00
Karşıda Çeşme’nin ışıkları görünüyor.Hepimiz yatıyoruz. Ama rüzgarın vınlamasından sık sık uyanıp, güverteye çıkıp demir tarıyor muyuz diye bakıyoruz. Oysa benim GPS’imi de, demir taraması durumunda uyarı sinyali verecek konumda ayarlayıp Cengiz’e verdim.

30.07.2008

9.00
Sabah rüzgar daha da kuvvetli; direğin tepesindeki rüzgar ölçer, hızı 35 knot (yaklaşık 70 km/saat) gösteriyor. Kız kardeşim Şule, İstanbul’dan telefon edip, fırtınanın süreceğine ilişkin meteoroloji raporlarından beni haberdar ediyor. Cengiz, koyda 35 knot olan rüzgarın açık denizde 40 knot’a kadar çıkabileceğini söylüyor. Dalgalar da dünkünden yüksek olabilirmiş. Dalga konusunda da yeni bir şeyler öğreniyorum: Dalga açık denizden doğru geliyorsa yüksekliği daha fazla olurmuş; kıyıdan doğru geliyor ise daha alçak  olurmuş. “Bunda şaşacak ne var?” denebilir. Ama önemli olan şu ki, bu durumda dalga yüksekliği sadece rüzgarın hızına bağlı olmuyor. Bizi ilgilendiren durum ise, iki gündür dalgalar hep açıktan kıyıya doğru.

Cengiz, bir saat mesafedeki marinaya telefon ediyor ve yer olmadığını öğreniyor; Çeşme’de Belediye tarafından işletilen ve yarımadanın batısında konumlanmış ikinci marinaya ise ancak iki saatte ulaşabileceğimizi söylüyor. Ama kararsız bekliyoruz.

Yol boyunca Cengiz’in, telsiz ile meteoroloji raporu aldığını görmedim. Nedenini sorduğumda, “hava raporu dinlersen, limandan hiç çıkamazsın” dedi. Bu arada, telefon ile eşinden, fırtınanın öğleden sonra daha da kuvvetleneceği bilgisini aldı. Biz de, daha fazla beklemeyip yola çıktık.

Koyun dışına çıktığımızda, bir gün öncesine göre daha az dalga olduğunu farkediyoruz. Rüzgar da akşamkinden daha kuvvetli değil.

Rahat bir yelken seyri ile marinaya ulaştık. Herhangi bir talepte bulunmadığımız için ve işleticisi Belediye olduğu için, yanaşma sırasında kimse yardıma gelmedi. Bol bol yer vardı, karar vermekte güçlük çektik. Cengiz tekneyi yeni bir sefer için temizleyip düzenlemek için limanda kaldı. Biz Utku ile kasabayı gezmeye gittik. Yürürken hala, sarhoş gibi sallandığımı hissediyordum. Bir kafede üç saat kadar oturup bir şeyler yiyip içtik ve televizyondan Anayasa Mahkemesi AKP hakkındaki kararını izledik, bütün Çeşme halkı ile birlikte, milli maç izler gibi.

Çeşme Marina 2008
Tekneye döndüğümüzde, Cengiz teknenin iç kısımlarını temizlemiş, her şeyi düzenlemiş, çöpleri ve artan yiyecekleri torbalar içinde rıhtıma yığmıştı. Utku ile birlikte hortum, fırça ve “doğa dostu deterjan” ile güverteyi yıkadık [10].

Tekneyi kilitledik, çöpleri attık, bir taksi çağırdık; artan nevaleyi taksiciye devredip, hava alanına doğru yola çıktık.

Bunları yazdığımın resmidir


[1] Teknenin özellikleri:
Bavaria 42C 2007 Model 3 Kamara 2 Banyo Tuvalet
  Tam Boy 
13 m   
   Boş Deplasmanı
9.200 kg   
  Genişlik
4 m   
   Salma
3.000 kg   
  Su Hattı
11,40 m   
   Motor
Volvo Penta D2-55   
  Su Çekimi
1,8 m   
   Motor Gücü
55 hp   
  Su Tankı
400 lt   
   Yakıt Tankı
210 lt   
  Direk Yüksekliği
17,9 m
   Yelken Alanı
95 m 2   
  Max Kapasite
10 Kişi  
   Yatak Kapasitesi
8 Kişi 

[2]  Cengiz, bir zamanlar, bir başka teknede, içten kilitli kalan wc kapısını açmayı bilmeyen birilerinin canım kapıyı nasıl kırdıklarını anlatıp, WC kilidinin dışarıdan bir kibrit çöpüyle nasıl açılabildiğini gösterdi.

[3]  Geçtiğin yolu GPS’de, ya da haritada işaretle: Özellikle geceleri ve dalgalı denizde, güvertede yalnız başına dümen tutarken, her 15 dakikada bir GPS cihazında, bulunduğun noktayı işaretle (mark, select); uyuyanlar uyanıp seni göremediklerinde (denize düşmüşsen), en son işaretlenen noktaya kadar olan bölgede seni arasınlar; arama zamanı kısalır, bulma olasılığı artar; arama sırasında akıntının sürükleme etkisini dikkate alarak, önce, gelinen rotayı takiben,son işaretlenen noktaya kadar hızla geri dön, bulamamışsan, gelinen iz üzerinde sinüs eğrisi (zig-zag) çizerek tarama yap.

[4] Otopilot hassasiyetini ayarla: Düzeltmeyi kaç derece saptıktan sonra yapsın? Orsa seyrinde daha hassas ayar yapmakta yarar  var. Ancak, her düzeltme aküden daha fazla akım çekmek anlamına gelir; aküler tükenmesin diye, rölantide de olsa motoru çalıştırmak gerekir.

[5] Örneğin:
Şaftlı pervanelerin, gürültüsü çok, ayarı zor, verimi düşük.
Yabancı bayraklı tekne için yurt dışında şirket kurma: şirket yetkilisi olarak, tekneyi satan firmanın bir görevlisine imza yetkisi vermek riskli: adam isterse tekneyi başkasına satabilir vb.

[6] Ana yelkeni açarken:
Önce pupa palangasının , balançinanın ve ana yelken ıskotasının kilitlerini açıp mekanizmaları rahatlat.
Sonra yelken açıp kapama halatlarının kilitlerini aç.
En sonra da ana yelkeni aç.
Pupa palangası ve balançina halatlarının boşunu al.
Iskotayı rüzgara göre ayarla.
Bütün kilitleri kapat.

[7] Bot: Botu, güvertede tutmak yerine denize indirip çekerek götürmek de mümkün ama, hızı kestiği için ve bazı manevralarda sorun yaratabileceği için tercih edilmiyor sanırım.
[8] Akü: aynı şarj bağlantısında birden fazla akü var ise, hepsinin şarj derecesi yani eskiliği aynı olmalıymış, yoksa yeni olan (yani daha dolu olan) zarar görürmüş.

[9] Radar fiyatları 1000$’dan başlıyormuş; fishfinder fiyatı ise en ucuz 200$; teknenin fiyatının yanında önemli bir şey değil.

[10] Teknenin temizliği: İki ayrı kimyasaldan kovaya birkaçar damla damlatıp üzerine su dolduruluyor. Ahşaplar dahil güvertedeki her yer elde edilen köpüklü karışım ile yıkanıp durulanıyor. Ayrıca, metal ve plastik yüzeylerden lekeleri çıkarmak için, eriyen beyaz bir tür sünger kullanılıyor; başka bir maddeye batırılmaksızın.





KASIM’DA TEOS


Kasım’ın onbirinde Teos Marina’da Mergus ile buluştuk. Marina tam bir sessizliğe bürünmüş; in-cin bile top oynamıyor. Pazar günü biraz canlandı, sonra yine ıssız. Marina’dan çıkıp Sığacık’ı dolaştığımızda da okula gidip gelen çocuklar dışında bir hareket yok. Sadece Sığacık Pazarı, yaz aylarındaki gibi kalabalık idi; Pazar kahvaltımızı orada yaptık, biraz da meyve-sebze aldık.

Hava iyice serinlemiş durumda, hava sıcaklığı gündüz bile 20’nin altında, geceleri de 12’ye kadar düşüyor. Rüzgar ise yazdan kalma, 20 knotlarda esiyor ve yine kuzeyden; ama bir yararı var, rutubetin artmasını önlüyor, sabah kalktığımızda çiyden eser yok.

Marina’ya Cumartesi akşam üzeri ulaştık. Pazar günü, 25 knot hızla esen rüzgarda denize çıkmak yerine, daha önce başlayıp yarım bıraktığımız Teos Antik Kenti gezimizi tamamlamaya karar verdik. Marina çıkışından başlayıp 161. Sokak’tan güneye,Mekan Sitesi’ne doğru tırmanıp, 139. Sokak’tan batıya döndük (İzmir yöresinin her şeyi iyi de, şu sokaklara isim yerine rakam verme inatlarını anlıyamıyorum). Önce Teospa adlı konaklama tesisinin önünden geçtik. Güzel bir konumda, ağaçlar arasında çok sayıda binadan oluşan, ama sanki 50 yıl önce terkedilmiş bir tesis, zaten kapısı da kapalı, besbelli bir bekçi bile yok; işletme beceriksizliği mi?
  
Yolun sonunda büyükçe bir ev görünümünde Dali’s Motel, Sığacık’a bakan bir manzara; yaz-kış açık; sahibi ile ayak üstü sohbet. Bize Çamlık mesire yeri üzerinden antik kalıntılara giden yolu tarif ediyor.

Biz aslında teknede kalıyoruz, ancak Sığacık’ı ballandırdığımız dostlar buraya gelmeye kalkıştıklarında, kendilerine bir tesis önermemiz gerekiyor. Teknede ısıtma düzeni yok, ama battaniye ve yorganı üstüste örterek idare ediyoruz; ama burnumuz donuyor çünkü sabaha karşı ısı 12 dereceye düşmüş oluyor. Gelecek ay, uyku tulumlarını tekneye taşıyacağız sanırım.

Bir üst yola (166. Sokak) geçiyoruz, yolun bitiminde, tel örgülerin arasından, güneyimizde kalan çam ormanına dalıyoruz. Çamların arasındaki patikayı kullanarak, beş dakika içinde mesire yerine varıp, Teos Caddesi adı verilen asfalt kaplı yola çıkıyoruz. Çam ve zeytin ağaçlarının arasından güneye doğru 8-10 dakika yürüyüşten sonra, Teos Koyu, minik adaları ile önümüzde beliriyor. Doğu’ya doğru kıvrıla kıvrıla inen yola yönelip, müze inşaatının yanından geçip, kazı evinin ve tapınağın yer aldığı düzlüğe ulaşıyoruz.


Buradan da, taşıtlara kapalı yola girip Antik Liman okunun gösterdiği yöne, güneye doğru ilerliyoruz. Toprak yola dönüşen ve kır evlerinin arasından geçen güzergah yer yer çatallansa da herhangi bir yönlendirme işaretine rastlayamıyoruz. Ama beyaz bir keçiyle karşılaşıyoruz; bize yolu kendisi tarif edemiyor ama üzerinde oturduğu ve  kalıntılardan yürüttüğü beyaz taş blok, doğru yolda olduğumuzu söylüyor.


On dakika sonra aşağıda minik adaları ile Teos Koyu yeniden ortaya çıkıyor. Yolun ortasında huzur içinde yatan köpeği ürkütmeden yamaçtan aşağı inip antik limanın başlangıcına erişiyoruz. Burası yazın büyük olasılıkla otopark olarak kullanılan bir düzlük. Düzlüğü çevreleyen zeytin ağaçlarının gölgesi, yaz aylarında denize üşüşen günübirlikçiler için çok değerli olsa gerek.

Antik limanın kalıntıları bu noktadan başlayıp doğuya doğru 300 metre devam ediyor. Son 150 metresi deniz ile akarsu ağzını ayıran bir mendireğe dönüşüyor. Ancak karadaki kalıntıların tam üzerine bu önemli yapıt ile birlikte tarihe geçmek isteyen bir lokanta kondurulmuş. Biraz geriye çekseler, hiç bir özelliği kalmayacak bir “tesis”.


Bu kalıntı, Asos’taki kadar olmasa bile, denizin içinde kalan nadir antik limanlardan olsa gerek; güneyli rüzgarlardan korunmak için limandan yararlanan bir kaç küçük tekne bile var. Genellikle akarsu ağızlarına yapılan limanların kalıntıları, binlerce yıl içinde alüvyonların dolması nedeniyle kıyıdan çok içerlerde kalmaya mahkum oluyor. İnsanlarımıza buraları tanıtmak için yapılacak hiç bir şey yok mu acaba? Ama önce insanlarımızın bu tür değerlere olan merakını gıdıklamak gerek her halde.

Bu liman MÖ altıncı yüzyılda Teos kentinin ticari öneminin artıp gelişmesinde belki de en büyük rolü oynamış; özellikle Sığacık mermerlerinin Roma’ya taşınmasında kullanılmış. Aynı dönemde kentin kuzeyindeki ikinci bir limanın varlığından da söz edilmekle beraber bu limandan herhangi bir iz bulunamamış.




Limandaki oku izleyerek, Agora’ya ulaşmak üzere kuzeye doğru giden patikayı tutuyoruz. Çevrede tek tük kır evleri, zeytin ağaçları ve kocaman meşe ağaçları var. Dönüşte Türkiye’nin Ağaçları ve Çalıları (Necati Güvenç Namıkoğlu) kitabından, bu ağaçların Anadolu Palamut Meşesi (Quercus Ithaburensis) cinsi olduğunu ve Batı Anadolu’da beşyüz yaşında olanlarına rastlandığını öğreniyoruz. Bizim ilk bakışta ilgimizi çeken, yere düşmüş palamutların iriliği idi (Çapı 2.5 cm, boyu 4 cm); bir de kadehlerinin çiçek gibi açmış görünüşü.




Yine bir 10 dakikalık yürüyüş ve sapacağımız yeri öğrenmek için çocuklarla sohbet (Herhalde insanların iletişimini artırmak için, yetkililer kuru bir işaret tabelası dikmeyi benimsemiyorlar). Çevreye dağılmış taşların giderek artması da, Agora’ya yaklaştığımızı gösteriyor. Agora’daki Bouleuterion, yani halk konseyi toplantı amfisi, dünyadaki en sağlam kalanlardan biri olsa gerek. Bizden başka birkaç kişilik bir yabancı ziyaretçi grubu daha var sadece. Böyle bir yapıt, diyelim ki ABD’de olsa her halde yılda bir milyon ziyaretçi çekmeyi becerirlerdi.




Bu minik tiyatronun hemen bitişiği mandalina bahçesi, ama biz sırt çantamızdan, sabahleyin pazardan aldığımız mandalinaları çıkarıp yiyoruz. Çelen ile benim için mandalina meyvesi ayrı bir önem taşıyor. 1963 yılında, Mimarlık Fakültesi öğrencisi iken, bir şehircilik projesi için sınıfça Bodrum’a gitmiştik. Saha çalışması yapılıp, yerleşmenin toplumsal yapısı ile ilgili veri toplamak gerekiyor idi. Gruplar belirlendi, biz Çelen ile birlikte belli bir mahalleyi dolaşacaktık. Ziyaret edip anket yaptığımız insanlar muhakkak bir şey ikram etmek istiyorlardı, ancak bahçelerindeki bir kaç mandalina ağacından başka hiç bir şeyleri yoktu. Bir evden ötekine giderken, her bir mandalinayı yarım yarım paylaşarak yerdik. Bir yıl sonra Çelen ile nişanlandık, iki yıl sonra evlendik. Mandalinayı paylaşarak yeme alışkanlığımız hep sürdü. Bodrum mandalinasının kokusu da burnumuza yapıştı kaldı.
                                                                                   

İlginç zeytin ağaçları ile sınırlanmış tarla ve bahçelerin arasından batıya doğru beşyüz metre kadar yürüyerek tapınağa ulaştık; turu tamamlamıştık. Koca tapınak kalıntısında da sadece bir aile dolaşıp resim çekiyorlardı (tabii kendi resimlerini). Buranın tadını çıkaran ikinci aile de tek kuzulu bir koyun ailesi idi. Benim bildiğim, eskiden bahar gelmeden kuzulanmazdı, buranın baharı ne kadar erkenmiş!.


Kalıntıların hemen bitişiğindeki bir koca zeytin ağacının altında, çırptıkları zeytinleri toplayan bir üçüncü aile ile, görünürdeki memeli nüfusu tamamlanıyordu. Biz de gezimizi sona erdirip, birbuçuk kilometreyi katederek, kestirme yoldan Sığacık’a döndük.




Pazartesi ve Salı günlerini yelkene ayırdık. Herhangi bir yerde demirlemeksizin, 15-20 knot esen kuzeyli rüzgarlarda, Sığacık Körfezi’nde sakin saatler geçirdik. Akşam üzerlerini, günbatımı yürüyüşleri yaparak değerlendirdik; bir gün Kuzeye, mezarlık tarafına, esen rüzgardan habersiz durgun denize yansıyan akşam ışıklarının tadını çıkarmaya; ertesi gün batıdaki tepelere, Teke Burnu’nun uzantısı tepelerin ardında güneşin kayboluşunu izlemeye.



TEOS ANTİK KENTİ'NDE YÜRÜYÜŞ GÜZERGAHIMIZ

TEOS ANTİK KENTİ ARKEOLOJİK SİT ALANI HARİTASI

18 Ekim 2012 Perşembe

“ÜÇ HAFTA İSTANBUL-BİR HAFTA SIĞACIK” PROGRAMI BU YIL İÇİN SONA ERDİ

 15.10.2012

Eylül-Ekim ayları, Seferihisar-Sığacık Körfezi’nde yelken yapıp denize girmek için en güzel zaman. Belki tüm Ege için durum aynıdır. Hava sıcaklığı 30º santigratın altında, su sıcaklığı 21 º santigratın üzerinde; rüzgar ise genellikle 20 knotun altında, ama yine de sinekleri kovacak mertebede; çoğu zaman kuzeyden esmeyi sürdürdüğü için de, koylarda rahatsız edici bir dalga yok. Okullar açılıp, yazlıkçılar el-ayak çektiği için de ortalık iyice sakin; hele hafta içi, koy başına bir tekne bile düşmüyor.

Bu sükûnet insana denizde huzur, karada ise hüzün veriyor; Sığacık’ın yazın cıvıl cıvıl olan merkezi, terkedilmiş bir havaya bürünmüş. Ancak hafta sonları biraz hareketleniyor. Kimi akşamlar, Seferihisar Belediyesi Gençlik Orkestrası, ortamı canlandırmak için, yaya bölgesi girişinde neşeli parçalar seslendiriyor. “Yaya bölgesi” dediysek, sonbahar ile birlikte, burada motorlu araçların yayaları hiçe sayarak fink atmasına herhangi bir itiraz olmadığını da belirtmem gerek. Bu arada merkezdeki yeşil alanın marinaya yakın bölümünde yazın kurulan geçici satış kulübeleri sökülünce, her iki taraf için de bir ferahlık oluştu; yeşil alan denize ve ardındaki yeşil sırtlara açıldı, marinadan bakınca da geniş yeşil alan ve ardındaki çarşı algılanır hale geldi. Belki de bu kulübelerin kuruluş yeri en baştan yanlış olmuştur.

Ekim ayının “Sığacık haftası”nda Ağabeyim Ertan da bize katıldı. Gündüzleri bizimle denize açılırken, akşamları, kıyıdaki Teos Pansiyon’un denize bakan odasının tadını çıkardı. Akşam üzerleri de, ya teknede huzur içinde, ya da çay bahçelerinin birinde üzerimize tırmanan kedi ve köpeklerle birlikte hafif bir şeyler atıştırdık; tatil yörelerinde insanlar, besledikleri kedi-köpekleri arkada bırakıp evlerine dönünce, hayvan-insan dengesi bozuluyor.

Akşam yemekleri bize biraz ağır geldiği için, hafif bir kahvaltıyı tercih ediyoruz. Sadece bir akşam (Cumartesi), Liman Lokantası’nın taze ve lezzetli mezeleri eşliğinde şişte dil balığı yeme mutluluğuna eriştik, Ertan’ın davetlisi olarak. Yemeğin sonunda biz talep etmediğimiz halde masamıza gelen meyve ve tatlı, “müesseseden” imiş meğer; işletici nasıl müşteri çekeceklerini biliyor doğrusu; lokanta tıklım tıklım dolu idi.

Lokantada, yıllardır görüşemediğimiz dostlarımız Tülay ve Erden Öney ile karşılaştık; İstanbul’da evlerimiz 15 dakika uzaklıkta ama, araya yılları sokarak ummadığımız bir yerde karşılaşıp seviniyoruz. Erden Bey’in Sığacık’a yerleşen kardeşini ziyarete gelmişler. Tülay, Çelen’in Devlet Planlama Teşkilatı’ndan ve de Çevre Müsteşarlığı’ndan çalışma arkadaşı. Artık böyle bir kuruluş da kalmadı, bir punduna getirip kapısına kilit vurmuşlar; anahtarın sesini bile duymadık; Başbakanlık Çevre Müsreşarlığı ise işlevsiz bir Bakanlığa dönüştü. Erden Bey ‘e gelince, , benim Oyak’da çalıştığım yıllarda, bu kuruluşun yönetim kurulu üyesi idi, üniversite kontenjanından. Artık Oyak diye bir kuruluş var ise bile sesi sedası çıkmıyor; bankası da satmış durumda, bildiğim kadarıyla, hisselerin büyük kısmını Yunan kilisesi satınalmış durumda.

Teknede ilk bebek

Bize bu lokantayı tavsiye eden Serkan Bey, Sığacıktaki Atlantis tatil köyü’nde müdür ve Çelen’in yakın arkadaşı öğretmen-çevirmen-yazar Sevim Hanım’ın oğlu; eşi Lara ve dokuz aylık kızı Mia ile birlikte tatil köyünde yaşıyor. Eylül ziyaretimizde, bizi bir akşam Atlantis’e yemeğe davet ettiler. Doğaya zarar vermeden, zeytin ağaçları arasına serpiştirilmiş binalardan oluşan bu tesiste, turlar aracılığıyla gelen konuklara çok makul bir fiyatla tatil yapma olanağı sağlanıyor imiş. Kasım ayı sonuna kadar da tam dolu oluşu, konukların rüzgarlı hava ve serin denize karşın burayı sevdiklerini gösteriyor.

İki gün sonra da biz Serkan Bey ve ailesini, tekne ile Sığacık koyunda ağırlama olanağını bulduk. Böylece ilk kez teknemize bir bebek konuk oldu. Doğaldır ki teknede ona uygun bir can yeleğimiz yoktu. Ama zaten o da henüz emekleme aşamasında idi; ilk kez o gün ayağa kalkıp adım atmaya çalıştığını sanıyorum; teknenin sallantısı iyi geldi her halde. Havuzlukta kâh kucaklarda, kâh yerde emekleyerek vakit geçirdi; uykusu gelip mızıldanmaya başlayınca, kabine yerleştirdikleri arabasına yatırdılarsa da pek uyumaya yanaşmadı; ne de olsa ilk tekne yolculuğunun heyecanını yaşıyordu.


O gün konuklarımıza Kıbrıs usulü hafif bir şeyler hazırlıyoruz: lop yumurta takviyeli, taze börülce-kabak salatası (haşlayıp, sıcakken üzerlerine zeytinyağı limon karışımı ekliyoruz) ve rendelenmiş hellim kuru nane karışımı dökülerek servis yapılan makarna. Serkan, ayrıca kolları sıvayıp güzel bir salata yapıyor; ne de olsa turizmci, elinden her iş geliyor.

Balık avı mevsimi açıldı

Bu sonbahar akşamlarında, karada herkes, erkenden evlerine çekilirken, denizde bir hareket başlıyor: av mevsiminin açılmasıyla denize açılan büyük balıkçı tekneleri, her akşam neredeyse aynı saatte, ard arda rıhtıma yanaşıp, günün kısmetini, kasalarla soğutulmuş kamyonlara boşaltıyorlar. Ertesi sabah erkenden bu balıklar, büyük kentlerin balık hallerinde toptan satışa sunulurken, aynı tekneler çoktan denize açılmış oluyor. Ülke çapında tıkır tıkır işleyen bir düzen kurulmuş. Bunun değerini bilmemiz gerek. Örneğin Cezayir’de yaşadığımız 80’li yıllarda, balık almak için, başkentteki bir balıkçıya değil, günün belli bir saatinde, bir saat uzaklıktaki Cemile adlı bir balıkçı köyüne gitmemiz gerekiyor idi. Ama itiraf etmeliyiz ki, yaşamımızdaki en iri barbunları da orada yeme fırsatımız oldu.

Sığacık’ın yerlisi bir balıkçı, bu büyük teknelerin sahiplerinin hep Karadenizli olduğunu söylüyor. “Öyleyse sadece tayfalar mı buralı?” diye sorduğumuzda, “buranın insanları böyle sabahın köründe denize açılacak kadar kendilerini sıkıya sokmazlar” yanıtını alıyoruz. Yani, bu büyük teknelerde çalışanlar da Karadenizli imiş.

Yine de Sığacık ahalisi, küçük balıkçı tekneleriyle, gece gündüz açılıp olta ile balık avlıyor ve Su Ürünleri Kooperatifi’nin satış yerinde sabahları mezata sunuyorlar. Teknedeki düzenimiz uygun olmadığı için, mezattan balık alıp pişirmiyorsak da, mezatı zaman zaman izlemeyi seviyoruz; böylece İstanbul balıkçılarında daha önce görmediğimiz bazı balıklarla tanışma fırsatımız oluyor. Mezattaki fiyatlar, İstanbul’dakilere yakın ama balıkların tazeliği fark yaratıyor. Zaman zaman bazı balıkların çok ucuza gittiği de oluyor; geçenlerde iki kilosu 10 liraya satılan kolyosu, üç gün sonra İstanbul’da kilosu 20 liraya görünce, tutan balıkçılar adına üzüldüm doğrusu.

Ekim: Yılın en güzel denizleri

Ağabeyim Ertan, Mergus’a sadece bir kez Pendik’te iken binmiş ve bizimle Adalar’a kadar kısa bir seyir yapmış idi. Bizim Sığacık haftalarını anlatan notlarımızı okuyup bu yaşamın tadına bakmayı uzun süredir arzuluyordu. 5  Ekim Cuma günü, İstanbul’dan hava+kara yoluyla Sığacık’a ulaşmamız yarım günümüzü aldı. Ertan’ı Teos Pansiyon’a bırakıp tekneyi yıkadıktan sonra, marinadaki “Pier Kafe” de buluşup, güzel bir pizza yedik.  Vaktin akşama yaklaşmasına ve rüzgarın 20’li knotlarda esmekte oluşuna aldırmadan denize açıldık. Zaman zaman 25 knota yükselen rüzgar, aslında bizim yelkenlere camadan vurmamızı (küçültmemizi) öğütlüyordu ama yanlışlıkla her iki yelkeni de sonuna kadar açmış bulunduk.  İyice bayılan (yan yatan) tekne ile körfezde bir saate yakın seyir yaptıktan sonra dönmeye karar verdik; ancak yelkenleri kapamakta epeyce güçlük yaşadık; rüzgarın hızı ile acemiliğimiz birleşince, tekne bir kaç kez kendi çevresinde tur attı, sonunda tekneyi rüzgara yönelik tutmayı başardık ve yelkenleri indirdik.

Çelen ve Güven Kokar'da

 Bu deneyimden sonra, Ertan’ın ertesi gün yine kuvvetli esen rüzgarı farkedince, yan çizeceğini düşünürken, sabah teknede hazır bulunduğunu görünce, bu tür akrobasilerle gözünü korkutamayacağımızı anladık(!). Hiç değilse denize girerken sakin bir ortamda olalım diye Kokar’a gitmeye karar verdik; Sığacık Körfezi’nin en korunaklı koyuna. Güzel bir yelken seyri ile koya ulaştık, nedense şimdilik kimsenin çekip götürmediği iki kırmızı şamandıradan birine bağlandık. Girdiğimiz su, ilk kez bizi ürpertmedi; yaz boyunca girdiklerimiz ile kıyaslarsak. Ama Ertan için oldukça soğuk sayılırdı, yine de suyun berraklığına ve renginin çekiciliğine dayanamadı.

Deniz kıyısında sebze kürü

Üçüncü gün (Pazar) Sığacık pazarını ziyaret günümüz idi. Taze börülce, bamya, kabak, salatalık vb sebzelerle sırt çantamızı doldurup Mergus’a döndük; biraz da tatlı-tuzlu hamur işi aldık, akşam çayımız için. Herkes deniz kıyısında balık yemeyi düşler, biz Sığacık’a gelince beş günlük bir sebze kürüne giriyoruz; Ertan da bu durumdan memnun görünüyordu. Bamya ve börülce gibi ayıklaması zaman alan sebzeler, sohbet ederek vakit geçirmeye ayrıca yardımcı oluyor. Çelen, alınan sebzeleri, marinanın mutfağına taşıyıp yıkadıktan sonra yine tekneye taşıyarak da zamanını “değerlendiriyor”.

Mandalinalar henüz tam olgunlaşmamış, yine de aroması için alıp yüzümüzü ekşiterek yiyoruz. İncir mevsimi geçmiş, tek tük satılıyor. Domateslerin tadı, marketten aldıklarımızdan pek farklı değil, çocukluğumuzun domatesini anılarımızda yaşatıyoruz. Uzun saplı yaprakları ile birlikte satılan kerevizler, aslında salataya uygun değil, bunlar bildiğimiz kök kerevizi; sapları fazla lifli ve yaprakları çok sert; ama görünüşleri çok güzel.

Hamur işlerine gelince: Sığacık’ta Üniversiteli adını almış bir fırın var idi, her an taze ürünler çıkartan (közlenmiş patlıcan ve biber gibi sebzeler de dahil); belediye ile, yeşil alanda kendilerine yer tahsisi konusunda ortaya çıkan bir anlaşmazlık sonucu işletici burada hizmet vermekten vaz geçmiş ve fırın kapanmış. Sığacık’taki tatilciler için bir kayıp, bizim için ise, kilo yapan yiyeceklerin hiç değilse bir bölümünden kurtulma şansı. Pazar günleri, Sığacıklıların ve çevredeki köylerde yaşayanların evlerinde hazırlayıp pazara satmaya getirdikleri hamur işleri tercih edildiği için, Üniversiteli Fırını, daha çok hafta içi günlerde iş yaparak ayakta durmaya çalışıyor imiş; ama sadece satış yaparak değil, müşteriye masalarda da hizmet vererek sürümünü artırmak istemiş; ancak önündeki yeşil alandaki tesisi, belediye başkasına kiralayınca işletici de Sığacık’a küsmüş.

Bu kez ekmeğimizi, çarşı içindeki geleneksel yöntemle harika ekmekler yapan fırından aldık. İlk sabah taze ekmekle kahvaltımızı yapıp, sonraki günlerde kızartarak yiyoruz. Zaten bir hafta boyunca, iki ekmek bize yetiyor da artıyor bile. Artanları ufalayıp denize attığımızda, merinanın minik balıkları üşüşüp bunları didiklemeye başlıyorlar; karbonhidrat ağırlıklı beslenmenin sakıncalarından henüz haberleri yok.

Ağabeyim Ertan, sabahları Teos Pansiyon’da kahvaltısını yaptıktan sonra günün proğramına katılmak üzere marinaya geliyor. Rüzgarın ılımlı estiği bir sabah biz de pansiyondaki kahvaltıda kendisine katıldık. Pansiyonun konumu olağanüstü, neredeyse denizin kıyısında. Ancak rüzgarlı günlerde, önündeki bahçede oturup bir şeyler yemek, her baba yiğidin harcı olmasa gerek.

Düverlik koyu

Ertan ile bir gün Papaz Boğazı koyuna, son gün de Çamcaz koyuna gidip denize girdik. Onun bize katılmayıp yüzme havuzunu tercih ettiği bir gün de, Sığacık Körfezi’nin en batısındaki Düverlik koyuna demirledik; öteki adıyla Merdivenli Koy’a (38º 12’K  26º 38’D). Kuzeyde bir kumsal ile son bulan, iki yanda ise kayalık bir kıyının denizle buluştuğu bu koy, ancak bir kaç tekneyi aynı anda barındıracak büyüklükte. Batı yakasında, kayalara oyulmuş ve denize kadar inen antik merdivenler, doğuda ise yamaçta dikkati çeken kimi duvar kalıntıları ile, Sığacık Körfezi’ne açılan öteki koylardan daha ilgi çekici.

Yakın köylerdenlermiş.Tekne kiralayıp, Düverlik Koyu'na denizden gelmişler; ağacın altına kamp kurmuşlar; birkaç gün kalacaklarmış; sahile yüzerek ulaştığımızda bizi çaya davet ettiler. Bir yandan, dağlardan bazı bitkiler topluyorlar, bir yandan da denizin tadını çıkarıyorlar (!).

 “Düver” sözcüğü, yapılarda kolon ve kiriş olarak kullanılan kalın ağaç anlamı taşıyor imiş.  Geçmiş yüzyıllarda, üç bir yanında yükselen ormanlardan elde edilen tomrukların, adalardaki inşaatlarda kullanılmak üzere kesilip teknelere yüklendiği bir liman olarak işlev üstlendiği için, koyun bu adı aldığı söyleniyor; şimdilerde ancak çok yukarılarda ağaçlık bölgeler kaldığı görülüyor, kıyıya yakın yamaçlar ise makilik, ama yine de yemyeşil.

50-60 metre aralıklı üç ayrı noktada kayalara oyulmuş basamaklar dikkati çekiyor.
 
Marinada mevsim dışı yaşam

Teos Marina her zaman çok sakin, insanlar birbirine oldukça saygılı. Çalışan insanlar sadece hafta sonları denize çıkabildiği için, yılın bu döneminde, hafta içi in-cin top oynuyor. Okulların açılmasıyla ailelerin programları değişiyor. Yazın neredeyse her hafta sonu çoluk çocuk yelken yapan Old City kaptanı Fatih Bey, “ders çalışmaları gerektiği için değil, okulların açılmasıyla birlikte okulda birbirlerinden kaptıkları hastalıklar yüzünden çocukları denize çıkaramıyorum, biri iyileşiyor, öbürü hastalanıyor” diyor. Tek başına da olsa en azından haftada bir marinaya geliyor, teknesini yalnız bırakmıyor; ne de olsa o da aileden biri.

Cumartesi günü, biz Kokar’a gitmek üzere hazırlık yaparken, denize ard arda çok sayıda tekne açıldığını gördük; meğer bir yarış varmış. Akşam da yerel bir müzik topluluğunun eşlik ettiği kupa töreni düzenlenmişti; bu tür etkinliklere, marinadaki tüm tekne sahipleri çağrılı oluyor; oluyor da bu çağrıdan kimin haberi oluyor? Bu internet çıktı çıkalı, ciddi bir haberleşme sorunu yaşıyoruz, iletişimi kolaylaştırdı mı zorlaştırdı mı bilemiyorum. Etkinlik haberlerini, komşu tekne Nil’in sakinleri Sedat Bey ve eşinden öğrenmişsek ne ala.

Onlar bütün yazı burada geçiriyor. Kendisine katılacak kimseyi bulamadığı zaman Sedat Bey’in denize yalnız çıktığını görüyoruz. Bizim İstanbul’a döneceğimiz Çarşamba günü, İstanbul’dan Sığacık’a yakın zamanda taşınıp yerleşen Cem Bey ile konuğu Bahadır Bey, yelken seyrinde kendisine katıldılar; sanırım çok mutlu oldu. Cem Bey’i, internetteki Gezgin Korsan sitesinde yazdığı Sığacık anılarıyla tanıyor idim; ilk kez karşılaştık ve ayak üstü sohbet ettik. Mergus’un güvertesinde,  “jelkot” tabakasında ortaya çıkan kılcal çatlakların önemsenmesi gerektiğini ve bu konuda doğrudan imalatçı firma ile yazışmamın doğru olacağını anımsattı. Bu günlerde bu tavsiyesini yerine getireceğim.

Pazar akşamı, hafta sonu için teknesine gelenlerin İzmir’e dönüş zamanı. Bazıları ertesi sabah erken kalkıp doğrudan işe gitmeyi yeğliyor. Karşımızdaki teknede de gecenin geç saatlerinde bu konu tartışılıyor idi. Biz de havuzlukta ışık yakmaksızın oturmuş, gecenin limandaki sesini dinleyip, günün yorgunluğunu atmaya çalışıyor idik. “O” teknedeki üç-dört “bekar” denizci hava kararırken seyirden dönüp bağlandıktan sonra, kabinde bir çilingir sofrası kurup sohbete başlamışlardı. İçeride olunca seslerinin dışarıda yankılandığını da farkedemediler; ses tonları giderek yükseldi, öyle ki yatsak uyumamızın olanaksız olduğunu düşünmeye başladım; aramızda en çok 4 metre bir mesafe var. Önce havuzluktaki ışığımızı yaktım, belki varlığımızı farkederler de ses düzeylerini denetim altına alırlar diye. Derken içlerinden biri kabinden çıkıp teknenin baş tarafına yürüdü; şırıl şırıl bir su sesi geldi. İşte o zaman Çelen “ben yatıyorum” deyip kabine indi. Akşamdan gidip gitmeme tartışması başlayıp da incir ipi gibi uzayınca, tatışmayı biraz alçak sesle sürdürmeleri konusunda kendilerini uyardım; sesler şıp diye kesildi, tekneyi kapatıp marinayı terkettiler.

Teos antik kentinin anıtları: zeytin ağaçları

Havanın bulutlu olacağını öğrendiğimiz Pazartesi günü, denize çıkmayıp, ikindi saatlerinde Teos antik kentini gezdik. Yola çıkarken Tülay-Erden Öney çifti ile bir kez daha karşılaştık; antik kenti gezmekten dönüyorlarmış. Yolu bilmediğimiz için, bir taksi ile, meyve bahçeleri, koyun ve tavuk sesleri arasından geçerek, toprak bir yoldan kalıntıların başladığı farzedilen bir noktaya kadar gittik. Taksi sürücüsünün işaret ettiği bir yamacı tırmanınca “Tiyatro” tabelasını görüp o yana yöneldik. Kafalarımızı ağaç dallarından koruyarak küçük bir sırtı aştığımızda, birden önümüzde olağanüstü bir manzara belirdi: seyrek zeytin ağaçları ile kaplı bir düzlük ve ardında adacıklarıyla Teos koyunun maviliği; hemen önümüzde de antik tiyatronun kalıntıları. Ancak taşlarının çoğu Sığacık surlarının yapımında kullanılmış olmalı ki tiyatroyu sadece sahneye yönelmiş eğimli topoğrafya sayesinde kavrayabiliyoruz. Anadolu’daki antik tiyatroların konumlarını anımsadıkça, “acaba bunlar bu güzel manzaraların tadını çıkarmak için mi inşa ediliyorlardı?” diye düşündüğüm oluyor.

Ön planda basamakların oturduğu yamaç ve tiyatro sahnesi; geride zeytinlik bir ova ve Ege Denizi.

Tabelaların gösterdiği yönlere doğru, uzaktaki kalıntıları görmeye çalışarak tarlaların içinden yürümeyi sürdürüyoruz. Antik kentin belirgin bir girişi ve böyle bir girişte yer alması gereken bir yerleşim planı olmadığından, tümünü algılayamıyoruz (Daha sonra Sığacık merkezinde böyle bir şematik plan olduğunu farkediyoruz).


Bu yürüyüş, buradaki en ilgi çekici kalıntıların, asırlık zeytin ağaçları olduğunu farketmemizi sağlıyor; köylüler artık ömürlerinin sonuna yaklaşmış bu ağaçları (en azından bir bölümünü) kesip yakmak yerine, gövdelerin çürüyen bölümlerini ayıklayıp, yeni sürgünlerinin boy vermesini sağlayarak ilginç formlar oluşmasına neden olmuşlar.



Sur kalıntılarının çevrelediği Dionizos Tapınağı’nın bulunduğu bölgeyi de dolaştıktan sonra, üzerimize bir yorgunluk çöküyor. Buradaki oklar, her biri farklı bir yöndeki çeşitli yapıları işaret ediyor; kentin çok geniş bir alana yayıldığı anlaşılıyor. Daha serin bir havada, günün yorgunluğu çökmeden yeniden ziyaret etmek üzere gezimize son veriyoruz.


Dionizos Tapınağı'nda bir anıt-ağaç.


İstanbul’a dönüş

Çarşamba akşam uçağına biletimiz var; 17.30’da tekneden ayrılmamız gerek. Ağabeyim öğlene doğru bavulunu alıp pansiyondan ayrılıyor, tekneye geliyor. Yola çıkmadan önce tekneyi toparlama işini Çamcaz koyunda yapmaya karar verip denize açılıyoruz. Koyda demirleyip bir yandan İstanbul’a götüreceklerimizi ayırıp, bir yandan da yemek hazırlıyoruz. Elde kalan malzemeyi tüketecek doyurucu bir menü ortaya çıkıyor. Ama yemek öncesi denize girmeyi ihmal etmiyoruz; bu yazın son denizine.

Marinaya dönüşte, buz dolabını boşaltıp, çöpleri attıktan sonra; sancak kıç omuzluktan bağlandığım koltuk halatını yeniliyorum; karabina ile bağlandığım tonoza ise, ikinci ve güvenilir bir halat ile bağlanıyorum. Herhangi bir durumda yardım etmek isteyenlerin kullanabilmesi için güverteye yedek bir halat bırakıyorum. Otomatik sintine pompasının ve akü şarj bağlantısının şalterlerinin açık olup olmadığını son bir kez denetliyorum. Son olarak da pasarellayı toparlayıp havuzluğa yerleştirip, her tarafı kitleyip, Mergus’a veda ediyoruz.

Artık yeniden Kasım ortalarında görüşeceğiz, Allahın izniyle.




11 Ağustos 2012 Cumartesi

SIĞACIK, ÇAMCAZ KOYUNUN SAATLİK SAKİNLERİ

Eni de, boyu da hepsi hepsi 150 metre olan bir doğal havuz; 10 metrelik Mergus bile bir numara bol geliyor Çamcaz Koyu’na. İkinci bir tekne gelse, zincirleri birbirine dolanacak. Erken kalkan demirler. Biz biraz geç kaldığımız için, daha önce demirlemiş bir teknenin koyu terketmesini bekledik.
38 12.550N  26 46.400E


BİZDEN SONRAKİ İLK KONUKLAR:

Henüz demir atmıştık ki, koyun güneyindeki burnun ucunda, bir lastik bot belirdi, üzeri beyaz tenteli, kıçtan takma motorlu; içinde bir genç adam, bir örnek sarı-yeşil can yelekleri ile üç orta yaş üstü hanım ve bir de botu yöneten görevli ile.  Kıyıya yakın bir konumda mini demirini atar atmaz, görevli dışındakiler de kendilerini denize attılar.

Koy, Teos Marina girişine bir deniz mili uzaklıkta, bot ile katedilen yolda kuvvetli bir rüzgar var ama dalga zararsız. Yine de hanımlar can yeleği giyerek önlemlerini almışlar. Belli ki, disiplinli bir düzenden geliyorlar. Ama marina içindeki teknelerden birinin botu olma olasılığı yok gibi; marina girişine yakın demirlemiş teknelerden birine ait olduğunu sanıyoruz.

Hanımlar önce kumsala yüzüp biraz güneşlendiler. Sonra da her biri, ötekilerle küsmüşçesine, ayrı bir yöne doğru yüzerek berrak suyun ve sükunetin tadını çıkardılar. Delikanlı ise koyu enine boyuna katederek uzun bir yüzme antremanı yaptı. Görevli, botun içinde oturmayı sürdürdü; bir ara, yakınında yüzerken kendisiyle selamlaştık.

Bir saatlik bir deniz sefasından sonra geldikleri gibi sessizce koyu terkettiler. Sadece hanımlardan birinin denizden bota çıkması sorun oldu; komando eğitimi almamışlar için, doğru düsürt tutunacak bir yeri de olmayan lastik bota tırmanmak pek kolay olmasa gerek. Sonunda genç adam denize atlayıp verdiği destek ile sorunu çözdü.

Bu tekneye çıkma operasyonu bana, 40’lı yılların sonlarında, İzmit Körfezi’nin şimdi fuar alanı olmuş kumsal sığlıklarında ailece yaptığımız “deniz banyolarını” anımsattı. Köfteleri, dolmaları yapıp, karpuzumuzu aldıktan sonra, Halkevi’nin önündeki rıhtımdan kiraladığımız, süslü tenteli kayıklardan biri ile, kürek çekerek körfezin dibine, boyumuzu aşmayacak kadar sığ noktasına gider, orada sandaldan denize “inerdik”; annem ile babam dışında hiç birimiz henüz yüzme bilmediğimiz için, denize “atlardık” diyemiyorum. Gün sonunda, hepimiz, bir biçimde kayığa çıkardık ama anneannem yüzünde çaresiz bir ifadeyle denizde kalırdı. İşte asıl eğlence o zaman başlardı. Çünkü, kendisi dahil herkes gülmekten kırıldığı için onun tekneye alınması, 10-15 dakikalık bir operasyona dönüşürdü.

 
Deniz renginde bir minyatür liman


İKİNCİ KONUKLAR

Lastik bot henüz gözden kaybolmuştu ki, pancar motorlu dört metrelik bir kayık, içinde dört delikanlı ile, bağırış çağırış burnu döndü. Askerlik çağında ve belki de izinli asker durumundaki saçları sıfır numara kesilmiş gençler, delikanlılıkları ile çelişkili gibi görünen tiz çığlıkları eşliğinde, önce demir attılar, sonra da 100 metrelik bir koltuk halatı ile sahildeki kayalara bağlandılar; doğrusu genel tutumlarından beklenmeyecek kadar ciddi bir önlem gibi göründü bize.

Denize atladıklarında da, balık sürüsüne üşüşen martılar gibi çığlık atmayı sürdürdüler. Ne attıkları çığlıklar, ne de sudaki çırpınmaları, o yaştaki enerjilerini tüketmeleri ve sakinleşmeleri için yeterli olamıyordu.

Aynı yaşlardayken biz nasıldık ki? Üniversitede okurken, Kurbağalıdere’den arkadaşlarla sandal kiralayıp, Kalamış-Moda arasında denize girdiğimiz 60’lı yıllarda, bizim de enerjimiz taşıyordu; ama enerjiyi sesle boşaltma yeteneğimiz gelişmediği için daha çok birbirimizin elbiselerini ya da sandalın küreklerini denize atmak gibi yöntemlerimiz vardı. Ayrıca, kayıkta erkek erkeğe olmadığımız için, kendimizi frenleme gereği de duyuyorduk.

Bir ara, dördü de aynı anda kayığa çıktılar ve koya sükunet “avdet etti”; karpuz yiyorlardı. Şu karpuzun yararları saymakla bitmez.


ÜÇÜNCÜ KONUKLAR

Henüz ikinci konuk grubu koyu terketmemişken, burnun ucunda bu kez altı metrelik bir ahşap kayık belirdi; içinde çoluk çocuk 7-8 kişilik tam boy bir aile ile. Kıyıya yaklaşırken bikinili genç bir kız, daha fazla bekleyemeyip hemen denize atladı. Tekne, kumsala iyice yanaşıp paçaları sıvamış yolcuları ve nevaleyi indirdikten sonra, 10-12 metre açılıp demirledi. Suya en çok bir metre uzağa kumun üzerine yaygılarını yayıp kavurucu güneşin altına yerleştikten sonra ailenin öteki bireyleri de denize girmeye başladılar.

O kadar kişiden, koyda yankılanan tek bir ses çıkmadı. Yüzme faslı bittikten sonra, yaygının çevresinde toplanıp öğlen yemeklerini yediler.

Ailenin deniz kıyısı “pikniği”, beni yine çocukluk anılarıma götürdü:

Hafta sonları, hiç değilse yılda bir kaç kez, İzmit’ten vapura binip Değirmendere’ye gittiğimiz 50’li yıllar. Çınarlar denizin hemen dibinde, gölgeye yaygıyı yaydığınızda denize de bir adım uzaklıktasınız. Babam her zaman vapura son anda yetişir ve ailece bir küçük heyecan yaşarız (belki de o nedenle, her vasıtaya, kalkışından yarım saat önce gidip beklemeyi yeğleyen bir huy oluştu bende). Değirmendere’de deniz aniden derinleşir, yüzme bilmediğim için, denizde en çok beş adım atar, daha öteye gitmeye çekinirim. Babamın yüzme öğretme girişimleri çığlık çığlığa reddedilir. Yüzmeyi, yıllar sonra Tütünçiftlik’te kendi kendime öğrendim; orada deniz tedricen derinleşiyordu ve doğru dürüst yüzen arkadaşlar örnek oluyorlardı.

İkinci grup konuklar, koltuk halatını ve demirini topladıktan sonra, yine martılar gibi bağrışa bağrışa koyu terkettiler.

Teos Marina'dan sadece bir mil uzakta; isterseniz yüzerek gidin

BİRİNCİ KONUKLAR: MERGUS TAYFASI

Biz akşam üzeri İstanbul’a döneceğimiz için, Marina’ya yakın bir koyda demirlemeyi hedeflemiştik, Çamcaz’ı keşfederek amacımıza da ulaştık. Adının neden Çamcaz olduğunu merak etmekle birlikte, kendimizce bir yorum getirmekten geri durmadık. Çelen bir ara koyun kuzeyindeki kayalık yamaçta, tek başına duran bir küçük çam ağacı göstermişti. Döndükten sonra düşündük: “Acaba koyun isim anası o ağaç mıdır?”

Koyun derinliği, 3-4 metre kadar; genel yapı kum olmakla birlikte yer yer dip kayaları da var. Ama su berrak olduğu için, dibi görerek demir atma olanağını bulduk. Zaten koyun dışında 15-20 knot esen kuzeyli rüzgarlar burayı fazla etkilemiyor; koyun ağzı batıya bakıyor.

Marinadan buraya bir yelken açıp-kapama süresinde gelinebiliyor; hatta yelkeni hiç açmayabilirsiniz. Bir kaç saatlik uzaklıktaki koylara yelken ile gidip demirleyip gece de kaldığımızda, buz dolabı; hidrafor ve demir fenerinin, aküleri ne denli zayıflattığını, bir kaç gün önce Demircili Limanı’nda yaşayınca, bu gün biraz daha tedbirli davranma gereğini duyduk. O koydan dönüşe geçmek üzere demir almaya kalkıştığımızda, ırgatın elektrik motoru, sadece bir kaç metre demir toplayabilmişti. Teknenin motorunu uzun uzun yüksek devirde çalıştırıp, arada her seferinde 4-5 metre zincir çekerek, bolca verdiğimiz kalomayı ancak 20 dakikada tekneye alabilmiştik. Ha bu bize ders oldu.

Çamcaz’da demirledikten sonra hemen denize atladık. Su ürpertmedi sayılır; Demircili ya da Papaz Boğazı koylarındakinden 3-4 derece daha ılık. Gerçi oralarda 8-10 metre derinde ve kıyıdan birkaç yüz metre uzakta yüzüyorduk; burada ise kıyı elli metre ötemizde, yüzdüğümüz derinlik 3 metre.

Suyun berraklığını ve ılıklığını fırsat bilip, dümen palasının ve pervanenin üzerinde birikmeye başlayan deniz canlılarını temizliyorum; nefesim yettiği kadar; 3 ayda bile epeyce nüfus birikmiş; ne de olsa onlar tekneyi bizden fazla kullanıyor.

Öğleyin bir şeyler hazırlayıp yemeye kalkıştığımızda farkediyoruz ki, böylesine minyatür bir koyda insan, bir salata yapmaya kalksa, sebzeleri yıkayamıyor, atık su dışarı akıp içilesi turkuaz denizi kirletecek diye, teknenin lavabosunda elini bile yıkayamıyor. Her şeyi önceden yıkayıp hazırlamış olmak gerekiyor. Bulaşık yıkamak ise, söz konusu bile değil. Bu konuda, sıfır numara tıraşlı dört gencin duyarlılıklarını da takdirle anıyoruz; karpuz kabuklarını denize fırlatmayı denemedikleri için.

Akşam üzeri İstanbul’a döneceğimiz için, tekneyi toparlamak ve götüreceklerimizi bavula yerleştirmek gerekiyor; o işi de marinada değil burada yapmak en doğrusu; ardından denize atlayıp serinleme olanağı var. Beş altı günlüğüne Teos’a geldiğimiz için, nevale konusunda planlı davranmamız gerekiyor; yine de kimi yiyecekler artıyor, meyve, kahvaltılık vb; bunları atmaya kıyamadığımız için İstanbul’a taşımayı yeğliyoruz. Keşke verebileceğimiz birileri olsa.

Geri götürdüğümüz bir bavul dolusu nesnenin neredeyse tamamı, giysiler, havlular, çarşaflardan oluşuyor. Marinanın çamaşır yıkama hizmeti, bunları kendimizin yıkamasına olanak vermiyor, ille de onlara teslim edeceğiz, onlar yıkayıp bize getirecekler. 1960’larda, İngiltere’de staj yaparken çamaşırımızı, mahalledeki çamaşır yıkama dükkanlarında (laundrette) kendimiz yıkardık; orta gelir mahallelerinde evlerde çamaşır makinesi olmazdı. Bu düzen Türkiye’yi teğet geçti, nedense. Onlar savaş gördükleri için mi bu denli tutumluydular acaba? Bu günün Türkiye’sinde iş iyice çığrından çıkmış durumda; beyaz eşya seti tamam olmadan, gençler nikah dairesine başvurmuyorlar.

İkindi vakti demir alıp koydan ayrıldığımızda, üçüncü konuk grubu denizin tadını çıkarmayı sürdürüyordu. Daha sonra kimler geldi kimler geçti bilmiyoruz.