3 Nisan 2013 Çarşamba

KASIM’DA TEOS


Kasım’ın onbirinde Teos Marina’da Mergus ile buluştuk. Marina tam bir sessizliğe bürünmüş; in-cin bile top oynamıyor. Pazar günü biraz canlandı, sonra yine ıssız. Marina’dan çıkıp Sığacık’ı dolaştığımızda da okula gidip gelen çocuklar dışında bir hareket yok. Sadece Sığacık Pazarı, yaz aylarındaki gibi kalabalık idi; Pazar kahvaltımızı orada yaptık, biraz da meyve-sebze aldık.

Hava iyice serinlemiş durumda, hava sıcaklığı gündüz bile 20’nin altında, geceleri de 12’ye kadar düşüyor. Rüzgar ise yazdan kalma, 20 knotlarda esiyor ve yine kuzeyden; ama bir yararı var, rutubetin artmasını önlüyor, sabah kalktığımızda çiyden eser yok.

Marina’ya Cumartesi akşam üzeri ulaştık. Pazar günü, 25 knot hızla esen rüzgarda denize çıkmak yerine, daha önce başlayıp yarım bıraktığımız Teos Antik Kenti gezimizi tamamlamaya karar verdik. Marina çıkışından başlayıp 161. Sokak’tan güneye,Mekan Sitesi’ne doğru tırmanıp, 139. Sokak’tan batıya döndük (İzmir yöresinin her şeyi iyi de, şu sokaklara isim yerine rakam verme inatlarını anlıyamıyorum). Önce Teospa adlı konaklama tesisinin önünden geçtik. Güzel bir konumda, ağaçlar arasında çok sayıda binadan oluşan, ama sanki 50 yıl önce terkedilmiş bir tesis, zaten kapısı da kapalı, besbelli bir bekçi bile yok; işletme beceriksizliği mi?
  
Yolun sonunda büyükçe bir ev görünümünde Dali’s Motel, Sığacık’a bakan bir manzara; yaz-kış açık; sahibi ile ayak üstü sohbet. Bize Çamlık mesire yeri üzerinden antik kalıntılara giden yolu tarif ediyor.

Biz aslında teknede kalıyoruz, ancak Sığacık’ı ballandırdığımız dostlar buraya gelmeye kalkıştıklarında, kendilerine bir tesis önermemiz gerekiyor. Teknede ısıtma düzeni yok, ama battaniye ve yorganı üstüste örterek idare ediyoruz; ama burnumuz donuyor çünkü sabaha karşı ısı 12 dereceye düşmüş oluyor. Gelecek ay, uyku tulumlarını tekneye taşıyacağız sanırım.

Bir üst yola (166. Sokak) geçiyoruz, yolun bitiminde, tel örgülerin arasından, güneyimizde kalan çam ormanına dalıyoruz. Çamların arasındaki patikayı kullanarak, beş dakika içinde mesire yerine varıp, Teos Caddesi adı verilen asfalt kaplı yola çıkıyoruz. Çam ve zeytin ağaçlarının arasından güneye doğru 8-10 dakika yürüyüşten sonra, Teos Koyu, minik adaları ile önümüzde beliriyor. Doğu’ya doğru kıvrıla kıvrıla inen yola yönelip, müze inşaatının yanından geçip, kazı evinin ve tapınağın yer aldığı düzlüğe ulaşıyoruz.


Buradan da, taşıtlara kapalı yola girip Antik Liman okunun gösterdiği yöne, güneye doğru ilerliyoruz. Toprak yola dönüşen ve kır evlerinin arasından geçen güzergah yer yer çatallansa da herhangi bir yönlendirme işaretine rastlayamıyoruz. Ama beyaz bir keçiyle karşılaşıyoruz; bize yolu kendisi tarif edemiyor ama üzerinde oturduğu ve  kalıntılardan yürüttüğü beyaz taş blok, doğru yolda olduğumuzu söylüyor.


On dakika sonra aşağıda minik adaları ile Teos Koyu yeniden ortaya çıkıyor. Yolun ortasında huzur içinde yatan köpeği ürkütmeden yamaçtan aşağı inip antik limanın başlangıcına erişiyoruz. Burası yazın büyük olasılıkla otopark olarak kullanılan bir düzlük. Düzlüğü çevreleyen zeytin ağaçlarının gölgesi, yaz aylarında denize üşüşen günübirlikçiler için çok değerli olsa gerek.

Antik limanın kalıntıları bu noktadan başlayıp doğuya doğru 300 metre devam ediyor. Son 150 metresi deniz ile akarsu ağzını ayıran bir mendireğe dönüşüyor. Ancak karadaki kalıntıların tam üzerine bu önemli yapıt ile birlikte tarihe geçmek isteyen bir lokanta kondurulmuş. Biraz geriye çekseler, hiç bir özelliği kalmayacak bir “tesis”.


Bu kalıntı, Asos’taki kadar olmasa bile, denizin içinde kalan nadir antik limanlardan olsa gerek; güneyli rüzgarlardan korunmak için limandan yararlanan bir kaç küçük tekne bile var. Genellikle akarsu ağızlarına yapılan limanların kalıntıları, binlerce yıl içinde alüvyonların dolması nedeniyle kıyıdan çok içerlerde kalmaya mahkum oluyor. İnsanlarımıza buraları tanıtmak için yapılacak hiç bir şey yok mu acaba? Ama önce insanlarımızın bu tür değerlere olan merakını gıdıklamak gerek her halde.

Bu liman MÖ altıncı yüzyılda Teos kentinin ticari öneminin artıp gelişmesinde belki de en büyük rolü oynamış; özellikle Sığacık mermerlerinin Roma’ya taşınmasında kullanılmış. Aynı dönemde kentin kuzeyindeki ikinci bir limanın varlığından da söz edilmekle beraber bu limandan herhangi bir iz bulunamamış.




Limandaki oku izleyerek, Agora’ya ulaşmak üzere kuzeye doğru giden patikayı tutuyoruz. Çevrede tek tük kır evleri, zeytin ağaçları ve kocaman meşe ağaçları var. Dönüşte Türkiye’nin Ağaçları ve Çalıları (Necati Güvenç Namıkoğlu) kitabından, bu ağaçların Anadolu Palamut Meşesi (Quercus Ithaburensis) cinsi olduğunu ve Batı Anadolu’da beşyüz yaşında olanlarına rastlandığını öğreniyoruz. Bizim ilk bakışta ilgimizi çeken, yere düşmüş palamutların iriliği idi (Çapı 2.5 cm, boyu 4 cm); bir de kadehlerinin çiçek gibi açmış görünüşü.




Yine bir 10 dakikalık yürüyüş ve sapacağımız yeri öğrenmek için çocuklarla sohbet (Herhalde insanların iletişimini artırmak için, yetkililer kuru bir işaret tabelası dikmeyi benimsemiyorlar). Çevreye dağılmış taşların giderek artması da, Agora’ya yaklaştığımızı gösteriyor. Agora’daki Bouleuterion, yani halk konseyi toplantı amfisi, dünyadaki en sağlam kalanlardan biri olsa gerek. Bizden başka birkaç kişilik bir yabancı ziyaretçi grubu daha var sadece. Böyle bir yapıt, diyelim ki ABD’de olsa her halde yılda bir milyon ziyaretçi çekmeyi becerirlerdi.




Bu minik tiyatronun hemen bitişiği mandalina bahçesi, ama biz sırt çantamızdan, sabahleyin pazardan aldığımız mandalinaları çıkarıp yiyoruz. Çelen ile benim için mandalina meyvesi ayrı bir önem taşıyor. 1963 yılında, Mimarlık Fakültesi öğrencisi iken, bir şehircilik projesi için sınıfça Bodrum’a gitmiştik. Saha çalışması yapılıp, yerleşmenin toplumsal yapısı ile ilgili veri toplamak gerekiyor idi. Gruplar belirlendi, biz Çelen ile birlikte belli bir mahalleyi dolaşacaktık. Ziyaret edip anket yaptığımız insanlar muhakkak bir şey ikram etmek istiyorlardı, ancak bahçelerindeki bir kaç mandalina ağacından başka hiç bir şeyleri yoktu. Bir evden ötekine giderken, her bir mandalinayı yarım yarım paylaşarak yerdik. Bir yıl sonra Çelen ile nişanlandık, iki yıl sonra evlendik. Mandalinayı paylaşarak yeme alışkanlığımız hep sürdü. Bodrum mandalinasının kokusu da burnumuza yapıştı kaldı.
                                                                                   

İlginç zeytin ağaçları ile sınırlanmış tarla ve bahçelerin arasından batıya doğru beşyüz metre kadar yürüyerek tapınağa ulaştık; turu tamamlamıştık. Koca tapınak kalıntısında da sadece bir aile dolaşıp resim çekiyorlardı (tabii kendi resimlerini). Buranın tadını çıkaran ikinci aile de tek kuzulu bir koyun ailesi idi. Benim bildiğim, eskiden bahar gelmeden kuzulanmazdı, buranın baharı ne kadar erkenmiş!.


Kalıntıların hemen bitişiğindeki bir koca zeytin ağacının altında, çırptıkları zeytinleri toplayan bir üçüncü aile ile, görünürdeki memeli nüfusu tamamlanıyordu. Biz de gezimizi sona erdirip, birbuçuk kilometreyi katederek, kestirme yoldan Sığacık’a döndük.




Pazartesi ve Salı günlerini yelkene ayırdık. Herhangi bir yerde demirlemeksizin, 15-20 knot esen kuzeyli rüzgarlarda, Sığacık Körfezi’nde sakin saatler geçirdik. Akşam üzerlerini, günbatımı yürüyüşleri yaparak değerlendirdik; bir gün Kuzeye, mezarlık tarafına, esen rüzgardan habersiz durgun denize yansıyan akşam ışıklarının tadını çıkarmaya; ertesi gün batıdaki tepelere, Teke Burnu’nun uzantısı tepelerin ardında güneşin kayboluşunu izlemeye.



TEOS ANTİK KENTİ'NDE YÜRÜYÜŞ GÜZERGAHIMIZ

TEOS ANTİK KENTİ ARKEOLOJİK SİT ALANI HARİTASI

18 Ekim 2012 Perşembe

“ÜÇ HAFTA İSTANBUL-BİR HAFTA SIĞACIK” PROGRAMI BU YIL İÇİN SONA ERDİ

 15.10.2012

Eylül-Ekim ayları, Seferihisar-Sığacık Körfezi’nde yelken yapıp denize girmek için en güzel zaman. Belki tüm Ege için durum aynıdır. Hava sıcaklığı 30º santigratın altında, su sıcaklığı 21 º santigratın üzerinde; rüzgar ise genellikle 20 knotun altında, ama yine de sinekleri kovacak mertebede; çoğu zaman kuzeyden esmeyi sürdürdüğü için de, koylarda rahatsız edici bir dalga yok. Okullar açılıp, yazlıkçılar el-ayak çektiği için de ortalık iyice sakin; hele hafta içi, koy başına bir tekne bile düşmüyor.

Bu sükûnet insana denizde huzur, karada ise hüzün veriyor; Sığacık’ın yazın cıvıl cıvıl olan merkezi, terkedilmiş bir havaya bürünmüş. Ancak hafta sonları biraz hareketleniyor. Kimi akşamlar, Seferihisar Belediyesi Gençlik Orkestrası, ortamı canlandırmak için, yaya bölgesi girişinde neşeli parçalar seslendiriyor. “Yaya bölgesi” dediysek, sonbahar ile birlikte, burada motorlu araçların yayaları hiçe sayarak fink atmasına herhangi bir itiraz olmadığını da belirtmem gerek. Bu arada merkezdeki yeşil alanın marinaya yakın bölümünde yazın kurulan geçici satış kulübeleri sökülünce, her iki taraf için de bir ferahlık oluştu; yeşil alan denize ve ardındaki yeşil sırtlara açıldı, marinadan bakınca da geniş yeşil alan ve ardındaki çarşı algılanır hale geldi. Belki de bu kulübelerin kuruluş yeri en baştan yanlış olmuştur.

Ekim ayının “Sığacık haftası”nda Ağabeyim Ertan da bize katıldı. Gündüzleri bizimle denize açılırken, akşamları, kıyıdaki Teos Pansiyon’un denize bakan odasının tadını çıkardı. Akşam üzerleri de, ya teknede huzur içinde, ya da çay bahçelerinin birinde üzerimize tırmanan kedi ve köpeklerle birlikte hafif bir şeyler atıştırdık; tatil yörelerinde insanlar, besledikleri kedi-köpekleri arkada bırakıp evlerine dönünce, hayvan-insan dengesi bozuluyor.

Akşam yemekleri bize biraz ağır geldiği için, hafif bir kahvaltıyı tercih ediyoruz. Sadece bir akşam (Cumartesi), Liman Lokantası’nın taze ve lezzetli mezeleri eşliğinde şişte dil balığı yeme mutluluğuna eriştik, Ertan’ın davetlisi olarak. Yemeğin sonunda biz talep etmediğimiz halde masamıza gelen meyve ve tatlı, “müesseseden” imiş meğer; işletici nasıl müşteri çekeceklerini biliyor doğrusu; lokanta tıklım tıklım dolu idi.

Lokantada, yıllardır görüşemediğimiz dostlarımız Tülay ve Erden Öney ile karşılaştık; İstanbul’da evlerimiz 15 dakika uzaklıkta ama, araya yılları sokarak ummadığımız bir yerde karşılaşıp seviniyoruz. Erden Bey’in Sığacık’a yerleşen kardeşini ziyarete gelmişler. Tülay, Çelen’in Devlet Planlama Teşkilatı’ndan ve de Çevre Müsteşarlığı’ndan çalışma arkadaşı. Artık böyle bir kuruluş da kalmadı, bir punduna getirip kapısına kilit vurmuşlar; anahtarın sesini bile duymadık; Başbakanlık Çevre Müsreşarlığı ise işlevsiz bir Bakanlığa dönüştü. Erden Bey ‘e gelince, , benim Oyak’da çalıştığım yıllarda, bu kuruluşun yönetim kurulu üyesi idi, üniversite kontenjanından. Artık Oyak diye bir kuruluş var ise bile sesi sedası çıkmıyor; bankası da satmış durumda, bildiğim kadarıyla, hisselerin büyük kısmını Yunan kilisesi satınalmış durumda.

Teknede ilk bebek

Bize bu lokantayı tavsiye eden Serkan Bey, Sığacıktaki Atlantis tatil köyü’nde müdür ve Çelen’in yakın arkadaşı öğretmen-çevirmen-yazar Sevim Hanım’ın oğlu; eşi Lara ve dokuz aylık kızı Mia ile birlikte tatil köyünde yaşıyor. Eylül ziyaretimizde, bizi bir akşam Atlantis’e yemeğe davet ettiler. Doğaya zarar vermeden, zeytin ağaçları arasına serpiştirilmiş binalardan oluşan bu tesiste, turlar aracılığıyla gelen konuklara çok makul bir fiyatla tatil yapma olanağı sağlanıyor imiş. Kasım ayı sonuna kadar da tam dolu oluşu, konukların rüzgarlı hava ve serin denize karşın burayı sevdiklerini gösteriyor.

İki gün sonra da biz Serkan Bey ve ailesini, tekne ile Sığacık koyunda ağırlama olanağını bulduk. Böylece ilk kez teknemize bir bebek konuk oldu. Doğaldır ki teknede ona uygun bir can yeleğimiz yoktu. Ama zaten o da henüz emekleme aşamasında idi; ilk kez o gün ayağa kalkıp adım atmaya çalıştığını sanıyorum; teknenin sallantısı iyi geldi her halde. Havuzlukta kâh kucaklarda, kâh yerde emekleyerek vakit geçirdi; uykusu gelip mızıldanmaya başlayınca, kabine yerleştirdikleri arabasına yatırdılarsa da pek uyumaya yanaşmadı; ne de olsa ilk tekne yolculuğunun heyecanını yaşıyordu.


O gün konuklarımıza Kıbrıs usulü hafif bir şeyler hazırlıyoruz: lop yumurta takviyeli, taze börülce-kabak salatası (haşlayıp, sıcakken üzerlerine zeytinyağı limon karışımı ekliyoruz) ve rendelenmiş hellim kuru nane karışımı dökülerek servis yapılan makarna. Serkan, ayrıca kolları sıvayıp güzel bir salata yapıyor; ne de olsa turizmci, elinden her iş geliyor.

Balık avı mevsimi açıldı

Bu sonbahar akşamlarında, karada herkes, erkenden evlerine çekilirken, denizde bir hareket başlıyor: av mevsiminin açılmasıyla denize açılan büyük balıkçı tekneleri, her akşam neredeyse aynı saatte, ard arda rıhtıma yanaşıp, günün kısmetini, kasalarla soğutulmuş kamyonlara boşaltıyorlar. Ertesi sabah erkenden bu balıklar, büyük kentlerin balık hallerinde toptan satışa sunulurken, aynı tekneler çoktan denize açılmış oluyor. Ülke çapında tıkır tıkır işleyen bir düzen kurulmuş. Bunun değerini bilmemiz gerek. Örneğin Cezayir’de yaşadığımız 80’li yıllarda, balık almak için, başkentteki bir balıkçıya değil, günün belli bir saatinde, bir saat uzaklıktaki Cemile adlı bir balıkçı köyüne gitmemiz gerekiyor idi. Ama itiraf etmeliyiz ki, yaşamımızdaki en iri barbunları da orada yeme fırsatımız oldu.

Sığacık’ın yerlisi bir balıkçı, bu büyük teknelerin sahiplerinin hep Karadenizli olduğunu söylüyor. “Öyleyse sadece tayfalar mı buralı?” diye sorduğumuzda, “buranın insanları böyle sabahın köründe denize açılacak kadar kendilerini sıkıya sokmazlar” yanıtını alıyoruz. Yani, bu büyük teknelerde çalışanlar da Karadenizli imiş.

Yine de Sığacık ahalisi, küçük balıkçı tekneleriyle, gece gündüz açılıp olta ile balık avlıyor ve Su Ürünleri Kooperatifi’nin satış yerinde sabahları mezata sunuyorlar. Teknedeki düzenimiz uygun olmadığı için, mezattan balık alıp pişirmiyorsak da, mezatı zaman zaman izlemeyi seviyoruz; böylece İstanbul balıkçılarında daha önce görmediğimiz bazı balıklarla tanışma fırsatımız oluyor. Mezattaki fiyatlar, İstanbul’dakilere yakın ama balıkların tazeliği fark yaratıyor. Zaman zaman bazı balıkların çok ucuza gittiği de oluyor; geçenlerde iki kilosu 10 liraya satılan kolyosu, üç gün sonra İstanbul’da kilosu 20 liraya görünce, tutan balıkçılar adına üzüldüm doğrusu.

Ekim: Yılın en güzel denizleri

Ağabeyim Ertan, Mergus’a sadece bir kez Pendik’te iken binmiş ve bizimle Adalar’a kadar kısa bir seyir yapmış idi. Bizim Sığacık haftalarını anlatan notlarımızı okuyup bu yaşamın tadına bakmayı uzun süredir arzuluyordu. 5  Ekim Cuma günü, İstanbul’dan hava+kara yoluyla Sığacık’a ulaşmamız yarım günümüzü aldı. Ertan’ı Teos Pansiyon’a bırakıp tekneyi yıkadıktan sonra, marinadaki “Pier Kafe” de buluşup, güzel bir pizza yedik.  Vaktin akşama yaklaşmasına ve rüzgarın 20’li knotlarda esmekte oluşuna aldırmadan denize açıldık. Zaman zaman 25 knota yükselen rüzgar, aslında bizim yelkenlere camadan vurmamızı (küçültmemizi) öğütlüyordu ama yanlışlıkla her iki yelkeni de sonuna kadar açmış bulunduk.  İyice bayılan (yan yatan) tekne ile körfezde bir saate yakın seyir yaptıktan sonra dönmeye karar verdik; ancak yelkenleri kapamakta epeyce güçlük yaşadık; rüzgarın hızı ile acemiliğimiz birleşince, tekne bir kaç kez kendi çevresinde tur attı, sonunda tekneyi rüzgara yönelik tutmayı başardık ve yelkenleri indirdik.

Çelen ve Güven Kokar'da

 Bu deneyimden sonra, Ertan’ın ertesi gün yine kuvvetli esen rüzgarı farkedince, yan çizeceğini düşünürken, sabah teknede hazır bulunduğunu görünce, bu tür akrobasilerle gözünü korkutamayacağımızı anladık(!). Hiç değilse denize girerken sakin bir ortamda olalım diye Kokar’a gitmeye karar verdik; Sığacık Körfezi’nin en korunaklı koyuna. Güzel bir yelken seyri ile koya ulaştık, nedense şimdilik kimsenin çekip götürmediği iki kırmızı şamandıradan birine bağlandık. Girdiğimiz su, ilk kez bizi ürpertmedi; yaz boyunca girdiklerimiz ile kıyaslarsak. Ama Ertan için oldukça soğuk sayılırdı, yine de suyun berraklığına ve renginin çekiciliğine dayanamadı.

Deniz kıyısında sebze kürü

Üçüncü gün (Pazar) Sığacık pazarını ziyaret günümüz idi. Taze börülce, bamya, kabak, salatalık vb sebzelerle sırt çantamızı doldurup Mergus’a döndük; biraz da tatlı-tuzlu hamur işi aldık, akşam çayımız için. Herkes deniz kıyısında balık yemeyi düşler, biz Sığacık’a gelince beş günlük bir sebze kürüne giriyoruz; Ertan da bu durumdan memnun görünüyordu. Bamya ve börülce gibi ayıklaması zaman alan sebzeler, sohbet ederek vakit geçirmeye ayrıca yardımcı oluyor. Çelen, alınan sebzeleri, marinanın mutfağına taşıyıp yıkadıktan sonra yine tekneye taşıyarak da zamanını “değerlendiriyor”.

Mandalinalar henüz tam olgunlaşmamış, yine de aroması için alıp yüzümüzü ekşiterek yiyoruz. İncir mevsimi geçmiş, tek tük satılıyor. Domateslerin tadı, marketten aldıklarımızdan pek farklı değil, çocukluğumuzun domatesini anılarımızda yaşatıyoruz. Uzun saplı yaprakları ile birlikte satılan kerevizler, aslında salataya uygun değil, bunlar bildiğimiz kök kerevizi; sapları fazla lifli ve yaprakları çok sert; ama görünüşleri çok güzel.

Hamur işlerine gelince: Sığacık’ta Üniversiteli adını almış bir fırın var idi, her an taze ürünler çıkartan (közlenmiş patlıcan ve biber gibi sebzeler de dahil); belediye ile, yeşil alanda kendilerine yer tahsisi konusunda ortaya çıkan bir anlaşmazlık sonucu işletici burada hizmet vermekten vaz geçmiş ve fırın kapanmış. Sığacık’taki tatilciler için bir kayıp, bizim için ise, kilo yapan yiyeceklerin hiç değilse bir bölümünden kurtulma şansı. Pazar günleri, Sığacıklıların ve çevredeki köylerde yaşayanların evlerinde hazırlayıp pazara satmaya getirdikleri hamur işleri tercih edildiği için, Üniversiteli Fırını, daha çok hafta içi günlerde iş yaparak ayakta durmaya çalışıyor imiş; ama sadece satış yaparak değil, müşteriye masalarda da hizmet vererek sürümünü artırmak istemiş; ancak önündeki yeşil alandaki tesisi, belediye başkasına kiralayınca işletici de Sığacık’a küsmüş.

Bu kez ekmeğimizi, çarşı içindeki geleneksel yöntemle harika ekmekler yapan fırından aldık. İlk sabah taze ekmekle kahvaltımızı yapıp, sonraki günlerde kızartarak yiyoruz. Zaten bir hafta boyunca, iki ekmek bize yetiyor da artıyor bile. Artanları ufalayıp denize attığımızda, merinanın minik balıkları üşüşüp bunları didiklemeye başlıyorlar; karbonhidrat ağırlıklı beslenmenin sakıncalarından henüz haberleri yok.

Ağabeyim Ertan, sabahları Teos Pansiyon’da kahvaltısını yaptıktan sonra günün proğramına katılmak üzere marinaya geliyor. Rüzgarın ılımlı estiği bir sabah biz de pansiyondaki kahvaltıda kendisine katıldık. Pansiyonun konumu olağanüstü, neredeyse denizin kıyısında. Ancak rüzgarlı günlerde, önündeki bahçede oturup bir şeyler yemek, her baba yiğidin harcı olmasa gerek.

Düverlik koyu

Ertan ile bir gün Papaz Boğazı koyuna, son gün de Çamcaz koyuna gidip denize girdik. Onun bize katılmayıp yüzme havuzunu tercih ettiği bir gün de, Sığacık Körfezi’nin en batısındaki Düverlik koyuna demirledik; öteki adıyla Merdivenli Koy’a (38º 12’K  26º 38’D). Kuzeyde bir kumsal ile son bulan, iki yanda ise kayalık bir kıyının denizle buluştuğu bu koy, ancak bir kaç tekneyi aynı anda barındıracak büyüklükte. Batı yakasında, kayalara oyulmuş ve denize kadar inen antik merdivenler, doğuda ise yamaçta dikkati çeken kimi duvar kalıntıları ile, Sığacık Körfezi’ne açılan öteki koylardan daha ilgi çekici.

Yakın köylerdenlermiş.Tekne kiralayıp, Düverlik Koyu'na denizden gelmişler; ağacın altına kamp kurmuşlar; birkaç gün kalacaklarmış; sahile yüzerek ulaştığımızda bizi çaya davet ettiler. Bir yandan, dağlardan bazı bitkiler topluyorlar, bir yandan da denizin tadını çıkarıyorlar (!).

 “Düver” sözcüğü, yapılarda kolon ve kiriş olarak kullanılan kalın ağaç anlamı taşıyor imiş.  Geçmiş yüzyıllarda, üç bir yanında yükselen ormanlardan elde edilen tomrukların, adalardaki inşaatlarda kullanılmak üzere kesilip teknelere yüklendiği bir liman olarak işlev üstlendiği için, koyun bu adı aldığı söyleniyor; şimdilerde ancak çok yukarılarda ağaçlık bölgeler kaldığı görülüyor, kıyıya yakın yamaçlar ise makilik, ama yine de yemyeşil.

50-60 metre aralıklı üç ayrı noktada kayalara oyulmuş basamaklar dikkati çekiyor.
 
Marinada mevsim dışı yaşam

Teos Marina her zaman çok sakin, insanlar birbirine oldukça saygılı. Çalışan insanlar sadece hafta sonları denize çıkabildiği için, yılın bu döneminde, hafta içi in-cin top oynuyor. Okulların açılmasıyla ailelerin programları değişiyor. Yazın neredeyse her hafta sonu çoluk çocuk yelken yapan Old City kaptanı Fatih Bey, “ders çalışmaları gerektiği için değil, okulların açılmasıyla birlikte okulda birbirlerinden kaptıkları hastalıklar yüzünden çocukları denize çıkaramıyorum, biri iyileşiyor, öbürü hastalanıyor” diyor. Tek başına da olsa en azından haftada bir marinaya geliyor, teknesini yalnız bırakmıyor; ne de olsa o da aileden biri.

Cumartesi günü, biz Kokar’a gitmek üzere hazırlık yaparken, denize ard arda çok sayıda tekne açıldığını gördük; meğer bir yarış varmış. Akşam da yerel bir müzik topluluğunun eşlik ettiği kupa töreni düzenlenmişti; bu tür etkinliklere, marinadaki tüm tekne sahipleri çağrılı oluyor; oluyor da bu çağrıdan kimin haberi oluyor? Bu internet çıktı çıkalı, ciddi bir haberleşme sorunu yaşıyoruz, iletişimi kolaylaştırdı mı zorlaştırdı mı bilemiyorum. Etkinlik haberlerini, komşu tekne Nil’in sakinleri Sedat Bey ve eşinden öğrenmişsek ne ala.

Onlar bütün yazı burada geçiriyor. Kendisine katılacak kimseyi bulamadığı zaman Sedat Bey’in denize yalnız çıktığını görüyoruz. Bizim İstanbul’a döneceğimiz Çarşamba günü, İstanbul’dan Sığacık’a yakın zamanda taşınıp yerleşen Cem Bey ile konuğu Bahadır Bey, yelken seyrinde kendisine katıldılar; sanırım çok mutlu oldu. Cem Bey’i, internetteki Gezgin Korsan sitesinde yazdığı Sığacık anılarıyla tanıyor idim; ilk kez karşılaştık ve ayak üstü sohbet ettik. Mergus’un güvertesinde,  “jelkot” tabakasında ortaya çıkan kılcal çatlakların önemsenmesi gerektiğini ve bu konuda doğrudan imalatçı firma ile yazışmamın doğru olacağını anımsattı. Bu günlerde bu tavsiyesini yerine getireceğim.

Pazar akşamı, hafta sonu için teknesine gelenlerin İzmir’e dönüş zamanı. Bazıları ertesi sabah erken kalkıp doğrudan işe gitmeyi yeğliyor. Karşımızdaki teknede de gecenin geç saatlerinde bu konu tartışılıyor idi. Biz de havuzlukta ışık yakmaksızın oturmuş, gecenin limandaki sesini dinleyip, günün yorgunluğunu atmaya çalışıyor idik. “O” teknedeki üç-dört “bekar” denizci hava kararırken seyirden dönüp bağlandıktan sonra, kabinde bir çilingir sofrası kurup sohbete başlamışlardı. İçeride olunca seslerinin dışarıda yankılandığını da farkedemediler; ses tonları giderek yükseldi, öyle ki yatsak uyumamızın olanaksız olduğunu düşünmeye başladım; aramızda en çok 4 metre bir mesafe var. Önce havuzluktaki ışığımızı yaktım, belki varlığımızı farkederler de ses düzeylerini denetim altına alırlar diye. Derken içlerinden biri kabinden çıkıp teknenin baş tarafına yürüdü; şırıl şırıl bir su sesi geldi. İşte o zaman Çelen “ben yatıyorum” deyip kabine indi. Akşamdan gidip gitmeme tartışması başlayıp da incir ipi gibi uzayınca, tatışmayı biraz alçak sesle sürdürmeleri konusunda kendilerini uyardım; sesler şıp diye kesildi, tekneyi kapatıp marinayı terkettiler.

Teos antik kentinin anıtları: zeytin ağaçları

Havanın bulutlu olacağını öğrendiğimiz Pazartesi günü, denize çıkmayıp, ikindi saatlerinde Teos antik kentini gezdik. Yola çıkarken Tülay-Erden Öney çifti ile bir kez daha karşılaştık; antik kenti gezmekten dönüyorlarmış. Yolu bilmediğimiz için, bir taksi ile, meyve bahçeleri, koyun ve tavuk sesleri arasından geçerek, toprak bir yoldan kalıntıların başladığı farzedilen bir noktaya kadar gittik. Taksi sürücüsünün işaret ettiği bir yamacı tırmanınca “Tiyatro” tabelasını görüp o yana yöneldik. Kafalarımızı ağaç dallarından koruyarak küçük bir sırtı aştığımızda, birden önümüzde olağanüstü bir manzara belirdi: seyrek zeytin ağaçları ile kaplı bir düzlük ve ardında adacıklarıyla Teos koyunun maviliği; hemen önümüzde de antik tiyatronun kalıntıları. Ancak taşlarının çoğu Sığacık surlarının yapımında kullanılmış olmalı ki tiyatroyu sadece sahneye yönelmiş eğimli topoğrafya sayesinde kavrayabiliyoruz. Anadolu’daki antik tiyatroların konumlarını anımsadıkça, “acaba bunlar bu güzel manzaraların tadını çıkarmak için mi inşa ediliyorlardı?” diye düşündüğüm oluyor.

Ön planda basamakların oturduğu yamaç ve tiyatro sahnesi; geride zeytinlik bir ova ve Ege Denizi.

Tabelaların gösterdiği yönlere doğru, uzaktaki kalıntıları görmeye çalışarak tarlaların içinden yürümeyi sürdürüyoruz. Antik kentin belirgin bir girişi ve böyle bir girişte yer alması gereken bir yerleşim planı olmadığından, tümünü algılayamıyoruz (Daha sonra Sığacık merkezinde böyle bir şematik plan olduğunu farkediyoruz).


Bu yürüyüş, buradaki en ilgi çekici kalıntıların, asırlık zeytin ağaçları olduğunu farketmemizi sağlıyor; köylüler artık ömürlerinin sonuna yaklaşmış bu ağaçları (en azından bir bölümünü) kesip yakmak yerine, gövdelerin çürüyen bölümlerini ayıklayıp, yeni sürgünlerinin boy vermesini sağlayarak ilginç formlar oluşmasına neden olmuşlar.



Sur kalıntılarının çevrelediği Dionizos Tapınağı’nın bulunduğu bölgeyi de dolaştıktan sonra, üzerimize bir yorgunluk çöküyor. Buradaki oklar, her biri farklı bir yöndeki çeşitli yapıları işaret ediyor; kentin çok geniş bir alana yayıldığı anlaşılıyor. Daha serin bir havada, günün yorgunluğu çökmeden yeniden ziyaret etmek üzere gezimize son veriyoruz.


Dionizos Tapınağı'nda bir anıt-ağaç.


İstanbul’a dönüş

Çarşamba akşam uçağına biletimiz var; 17.30’da tekneden ayrılmamız gerek. Ağabeyim öğlene doğru bavulunu alıp pansiyondan ayrılıyor, tekneye geliyor. Yola çıkmadan önce tekneyi toparlama işini Çamcaz koyunda yapmaya karar verip denize açılıyoruz. Koyda demirleyip bir yandan İstanbul’a götüreceklerimizi ayırıp, bir yandan da yemek hazırlıyoruz. Elde kalan malzemeyi tüketecek doyurucu bir menü ortaya çıkıyor. Ama yemek öncesi denize girmeyi ihmal etmiyoruz; bu yazın son denizine.

Marinaya dönüşte, buz dolabını boşaltıp, çöpleri attıktan sonra; sancak kıç omuzluktan bağlandığım koltuk halatını yeniliyorum; karabina ile bağlandığım tonoza ise, ikinci ve güvenilir bir halat ile bağlanıyorum. Herhangi bir durumda yardım etmek isteyenlerin kullanabilmesi için güverteye yedek bir halat bırakıyorum. Otomatik sintine pompasının ve akü şarj bağlantısının şalterlerinin açık olup olmadığını son bir kez denetliyorum. Son olarak da pasarellayı toparlayıp havuzluğa yerleştirip, her tarafı kitleyip, Mergus’a veda ediyoruz.

Artık yeniden Kasım ortalarında görüşeceğiz, Allahın izniyle.




11 Ağustos 2012 Cumartesi

SIĞACIK, ÇAMCAZ KOYUNUN SAATLİK SAKİNLERİ

Eni de, boyu da hepsi hepsi 150 metre olan bir doğal havuz; 10 metrelik Mergus bile bir numara bol geliyor Çamcaz Koyu’na. İkinci bir tekne gelse, zincirleri birbirine dolanacak. Erken kalkan demirler. Biz biraz geç kaldığımız için, daha önce demirlemiş bir teknenin koyu terketmesini bekledik.
38 12.550N  26 46.400E


BİZDEN SONRAKİ İLK KONUKLAR:

Henüz demir atmıştık ki, koyun güneyindeki burnun ucunda, bir lastik bot belirdi, üzeri beyaz tenteli, kıçtan takma motorlu; içinde bir genç adam, bir örnek sarı-yeşil can yelekleri ile üç orta yaş üstü hanım ve bir de botu yöneten görevli ile.  Kıyıya yakın bir konumda mini demirini atar atmaz, görevli dışındakiler de kendilerini denize attılar.

Koy, Teos Marina girişine bir deniz mili uzaklıkta, bot ile katedilen yolda kuvvetli bir rüzgar var ama dalga zararsız. Yine de hanımlar can yeleği giyerek önlemlerini almışlar. Belli ki, disiplinli bir düzenden geliyorlar. Ama marina içindeki teknelerden birinin botu olma olasılığı yok gibi; marina girişine yakın demirlemiş teknelerden birine ait olduğunu sanıyoruz.

Hanımlar önce kumsala yüzüp biraz güneşlendiler. Sonra da her biri, ötekilerle küsmüşçesine, ayrı bir yöne doğru yüzerek berrak suyun ve sükunetin tadını çıkardılar. Delikanlı ise koyu enine boyuna katederek uzun bir yüzme antremanı yaptı. Görevli, botun içinde oturmayı sürdürdü; bir ara, yakınında yüzerken kendisiyle selamlaştık.

Bir saatlik bir deniz sefasından sonra geldikleri gibi sessizce koyu terkettiler. Sadece hanımlardan birinin denizden bota çıkması sorun oldu; komando eğitimi almamışlar için, doğru düsürt tutunacak bir yeri de olmayan lastik bota tırmanmak pek kolay olmasa gerek. Sonunda genç adam denize atlayıp verdiği destek ile sorunu çözdü.

Bu tekneye çıkma operasyonu bana, 40’lı yılların sonlarında, İzmit Körfezi’nin şimdi fuar alanı olmuş kumsal sığlıklarında ailece yaptığımız “deniz banyolarını” anımsattı. Köfteleri, dolmaları yapıp, karpuzumuzu aldıktan sonra, Halkevi’nin önündeki rıhtımdan kiraladığımız, süslü tenteli kayıklardan biri ile, kürek çekerek körfezin dibine, boyumuzu aşmayacak kadar sığ noktasına gider, orada sandaldan denize “inerdik”; annem ile babam dışında hiç birimiz henüz yüzme bilmediğimiz için, denize “atlardık” diyemiyorum. Gün sonunda, hepimiz, bir biçimde kayığa çıkardık ama anneannem yüzünde çaresiz bir ifadeyle denizde kalırdı. İşte asıl eğlence o zaman başlardı. Çünkü, kendisi dahil herkes gülmekten kırıldığı için onun tekneye alınması, 10-15 dakikalık bir operasyona dönüşürdü.

 
Deniz renginde bir minyatür liman


İKİNCİ KONUKLAR

Lastik bot henüz gözden kaybolmuştu ki, pancar motorlu dört metrelik bir kayık, içinde dört delikanlı ile, bağırış çağırış burnu döndü. Askerlik çağında ve belki de izinli asker durumundaki saçları sıfır numara kesilmiş gençler, delikanlılıkları ile çelişkili gibi görünen tiz çığlıkları eşliğinde, önce demir attılar, sonra da 100 metrelik bir koltuk halatı ile sahildeki kayalara bağlandılar; doğrusu genel tutumlarından beklenmeyecek kadar ciddi bir önlem gibi göründü bize.

Denize atladıklarında da, balık sürüsüne üşüşen martılar gibi çığlık atmayı sürdürdüler. Ne attıkları çığlıklar, ne de sudaki çırpınmaları, o yaştaki enerjilerini tüketmeleri ve sakinleşmeleri için yeterli olamıyordu.

Aynı yaşlardayken biz nasıldık ki? Üniversitede okurken, Kurbağalıdere’den arkadaşlarla sandal kiralayıp, Kalamış-Moda arasında denize girdiğimiz 60’lı yıllarda, bizim de enerjimiz taşıyordu; ama enerjiyi sesle boşaltma yeteneğimiz gelişmediği için daha çok birbirimizin elbiselerini ya da sandalın küreklerini denize atmak gibi yöntemlerimiz vardı. Ayrıca, kayıkta erkek erkeğe olmadığımız için, kendimizi frenleme gereği de duyuyorduk.

Bir ara, dördü de aynı anda kayığa çıktılar ve koya sükunet “avdet etti”; karpuz yiyorlardı. Şu karpuzun yararları saymakla bitmez.


ÜÇÜNCÜ KONUKLAR

Henüz ikinci konuk grubu koyu terketmemişken, burnun ucunda bu kez altı metrelik bir ahşap kayık belirdi; içinde çoluk çocuk 7-8 kişilik tam boy bir aile ile. Kıyıya yaklaşırken bikinili genç bir kız, daha fazla bekleyemeyip hemen denize atladı. Tekne, kumsala iyice yanaşıp paçaları sıvamış yolcuları ve nevaleyi indirdikten sonra, 10-12 metre açılıp demirledi. Suya en çok bir metre uzağa kumun üzerine yaygılarını yayıp kavurucu güneşin altına yerleştikten sonra ailenin öteki bireyleri de denize girmeye başladılar.

O kadar kişiden, koyda yankılanan tek bir ses çıkmadı. Yüzme faslı bittikten sonra, yaygının çevresinde toplanıp öğlen yemeklerini yediler.

Ailenin deniz kıyısı “pikniği”, beni yine çocukluk anılarıma götürdü:

Hafta sonları, hiç değilse yılda bir kaç kez, İzmit’ten vapura binip Değirmendere’ye gittiğimiz 50’li yıllar. Çınarlar denizin hemen dibinde, gölgeye yaygıyı yaydığınızda denize de bir adım uzaklıktasınız. Babam her zaman vapura son anda yetişir ve ailece bir küçük heyecan yaşarız (belki de o nedenle, her vasıtaya, kalkışından yarım saat önce gidip beklemeyi yeğleyen bir huy oluştu bende). Değirmendere’de deniz aniden derinleşir, yüzme bilmediğim için, denizde en çok beş adım atar, daha öteye gitmeye çekinirim. Babamın yüzme öğretme girişimleri çığlık çığlığa reddedilir. Yüzmeyi, yıllar sonra Tütünçiftlik’te kendi kendime öğrendim; orada deniz tedricen derinleşiyordu ve doğru dürüst yüzen arkadaşlar örnek oluyorlardı.

İkinci grup konuklar, koltuk halatını ve demirini topladıktan sonra, yine martılar gibi bağrışa bağrışa koyu terkettiler.

Teos Marina'dan sadece bir mil uzakta; isterseniz yüzerek gidin

BİRİNCİ KONUKLAR: MERGUS TAYFASI

Biz akşam üzeri İstanbul’a döneceğimiz için, Marina’ya yakın bir koyda demirlemeyi hedeflemiştik, Çamcaz’ı keşfederek amacımıza da ulaştık. Adının neden Çamcaz olduğunu merak etmekle birlikte, kendimizce bir yorum getirmekten geri durmadık. Çelen bir ara koyun kuzeyindeki kayalık yamaçta, tek başına duran bir küçük çam ağacı göstermişti. Döndükten sonra düşündük: “Acaba koyun isim anası o ağaç mıdır?”

Koyun derinliği, 3-4 metre kadar; genel yapı kum olmakla birlikte yer yer dip kayaları da var. Ama su berrak olduğu için, dibi görerek demir atma olanağını bulduk. Zaten koyun dışında 15-20 knot esen kuzeyli rüzgarlar burayı fazla etkilemiyor; koyun ağzı batıya bakıyor.

Marinadan buraya bir yelken açıp-kapama süresinde gelinebiliyor; hatta yelkeni hiç açmayabilirsiniz. Bir kaç saatlik uzaklıktaki koylara yelken ile gidip demirleyip gece de kaldığımızda, buz dolabı; hidrafor ve demir fenerinin, aküleri ne denli zayıflattığını, bir kaç gün önce Demircili Limanı’nda yaşayınca, bu gün biraz daha tedbirli davranma gereğini duyduk. O koydan dönüşe geçmek üzere demir almaya kalkıştığımızda, ırgatın elektrik motoru, sadece bir kaç metre demir toplayabilmişti. Teknenin motorunu uzun uzun yüksek devirde çalıştırıp, arada her seferinde 4-5 metre zincir çekerek, bolca verdiğimiz kalomayı ancak 20 dakikada tekneye alabilmiştik. Ha bu bize ders oldu.

Çamcaz’da demirledikten sonra hemen denize atladık. Su ürpertmedi sayılır; Demircili ya da Papaz Boğazı koylarındakinden 3-4 derece daha ılık. Gerçi oralarda 8-10 metre derinde ve kıyıdan birkaç yüz metre uzakta yüzüyorduk; burada ise kıyı elli metre ötemizde, yüzdüğümüz derinlik 3 metre.

Suyun berraklığını ve ılıklığını fırsat bilip, dümen palasının ve pervanenin üzerinde birikmeye başlayan deniz canlılarını temizliyorum; nefesim yettiği kadar; 3 ayda bile epeyce nüfus birikmiş; ne de olsa onlar tekneyi bizden fazla kullanıyor.

Öğleyin bir şeyler hazırlayıp yemeye kalkıştığımızda farkediyoruz ki, böylesine minyatür bir koyda insan, bir salata yapmaya kalksa, sebzeleri yıkayamıyor, atık su dışarı akıp içilesi turkuaz denizi kirletecek diye, teknenin lavabosunda elini bile yıkayamıyor. Her şeyi önceden yıkayıp hazırlamış olmak gerekiyor. Bulaşık yıkamak ise, söz konusu bile değil. Bu konuda, sıfır numara tıraşlı dört gencin duyarlılıklarını da takdirle anıyoruz; karpuz kabuklarını denize fırlatmayı denemedikleri için.

Akşam üzeri İstanbul’a döneceğimiz için, tekneyi toparlamak ve götüreceklerimizi bavula yerleştirmek gerekiyor; o işi de marinada değil burada yapmak en doğrusu; ardından denize atlayıp serinleme olanağı var. Beş altı günlüğüne Teos’a geldiğimiz için, nevale konusunda planlı davranmamız gerekiyor; yine de kimi yiyecekler artıyor, meyve, kahvaltılık vb; bunları atmaya kıyamadığımız için İstanbul’a taşımayı yeğliyoruz. Keşke verebileceğimiz birileri olsa.

Geri götürdüğümüz bir bavul dolusu nesnenin neredeyse tamamı, giysiler, havlular, çarşaflardan oluşuyor. Marinanın çamaşır yıkama hizmeti, bunları kendimizin yıkamasına olanak vermiyor, ille de onlara teslim edeceğiz, onlar yıkayıp bize getirecekler. 1960’larda, İngiltere’de staj yaparken çamaşırımızı, mahalledeki çamaşır yıkama dükkanlarında (laundrette) kendimiz yıkardık; orta gelir mahallelerinde evlerde çamaşır makinesi olmazdı. Bu düzen Türkiye’yi teğet geçti, nedense. Onlar savaş gördükleri için mi bu denli tutumluydular acaba? Bu günün Türkiye’sinde iş iyice çığrından çıkmış durumda; beyaz eşya seti tamam olmadan, gençler nikah dairesine başvurmuyorlar.

İkindi vakti demir alıp koydan ayrıldığımızda, üçüncü konuk grubu denizin tadını çıkarmayı sürdürüyordu. Daha sonra kimler geldi kimler geçti bilmiyoruz.




12 Temmuz 2012 Perşembe

SIĞACIK’IN TEMMUZUNDA BİR KAÇ GÜN


Mergus ile buluşmak üzere İstanbul’dan Sığacık’a bu ikinci gidişimiz. Deniz otobüsü-dolmuş-uçak-taksi dörtlüsünden oluşan bu yolculuk yaklaşık beş saat sürüyor. Bu yolculuk, öncekinden farklı olsun istedik, önce deniz otobüsü iskelesinde oluşan bir telaş anında bavul denetim aparatında çantamızı unuttuk; sonra da Mergus’a ulaştığımızda, teknenin anahtarını İstanbul’da unuttuğumu farkettim. İkinciyi, çilingir çağırarak çözdük. Ama birincisi kamu güvenliği açısından önemli sonuçlar doğurabilecek bir deneyim idi.


IDO DENİZ OTOBÜSÜNDE BİR SANAL YOLCULUK

Kadıköy-Bakırköy seferini yapan deniz otobüsüne bindikten hemen sonra, çantayı unuttuğumuzu farkettik ve hemen teknede bir görevli aramaya başladım. Bütün kapıları açtım; kilitli olan kaptan köşkü kapısını bile zorladım, çıkılmaz denen güverteye de çıktım, ama bir allahın kuluna ulaşamadım. Telefona sarıldım; İDO’nun mekanik sesi, canlı birine ancak bir saat sonra ulaşabileceğimi söylüyordu; henüz uyanmamışlar. Sanki bir bilim-kurgu romanındaydık; sessiz sedasız oturan bir kaç yüz kişi, benim gemi içindeki koşuşmalarımı izliyor ama nedenini sorma gereğini duymuyordu. Acaba onlar da sanal mıydı? Birisi kalp krizi geçirse ne olacaktı? Ya da birisi yolculara zarar vermeye kalkışsa?

Bakırköy iskelesine yanaşıp kapılar açıldıktan sonra gemi görevlileri sanal alemden çıktılar. Hep birlikte kahvaltı ediyorlarmış!!! Eğer birisine ulaşabilseydim, bir sonraki gemi ile çantayı Bakırköy’e iletmelerini isteyecektim; ama artık o gemi de Kadıköy’den hareket etmişti. Sonunda Çelen, Kadıköy’e döndü çantayı alıp yeniden Kadıköy-Yenikapı-Bakırköy seferini yaptı ve hava alanına ulaştı.

Bütün bunlardan sonra aklımda bir soru kaldı: nerede kahvaltı ediyorlardı da ben kendilerine ulaşamadım? Yoksa kahvaltı da mı sanaldı?


TEOS MARİNA’DA BİR HAFTA SONU

Büyük kentlerin yakınındaki marinaların kendi rutin bir yaşamları var. Hafta içi görece sakin oluyorlar. Cuma akşam üzerinden başlayarak hareketleniyorlar. Teos Marina da böyle bir konumda.

İstanbul’dan çıkıp 6 Temmuz Cuma günü öğlen vakti Mergus’a ulaştık. Basit bir şeyler hazırlayıp yedik. En çok bir hafta kalacağımız için, ikindi mikindi dinlemeyip hemen denize çıktık. Kuzeyli rüzgarları karadan alan ve her biri bir kaç teknelik bu minik koylardaki yerler daha şimdiden tutulmuştu.  Koyların dışında ise rüzgar 20’li knotlardaydı. İlle denize girme niyetimiz olmadığı için, hava kararmadan marinaya döndük.

Hafta sonu tatilini değerlendirmek için gelenlerle marina nüfusunun artmaya başladığını, WC-duş tesislerinden anlayabiliyorsunuz. Bilirsiniz, biz her tür kağıdı bol kullanan bir milletiz, yazılı olmamak koşuluyla tabii. Cuma akşamından başlayarak WC’nin çöp kutuları kağıt havlu atıklarını almaz oldu. Cumartesi ve Pazar sabahları, erken saatlerde ise zemine yayılan kağıtların üzerinden atlamak zorundaydık. Bu durumun oluşmasında, yeni icat havlu-kağıt veren makinelerin ayar bozukluklarının da etkisi olsa gerek, bir el kurulamak için size verdiği kağıtla vücudunuzun tamamını kurulayabilirsiniz.

Nüfus artışının ikinci ve en belirgin göstergesi açık alanlardaki çöp kutuları: sık sık büyük hacımlı “konteynerler” yerleştirildiği halde, yürüme özürlü insanlar, çöp torbalarını, torbanın yarısı büyüklükte de olsa en yakındaki çöp kutusuna tıkıştırmaya çalışıyorlar, külahtaki dondurma misali. Pazar akşam üzeri, tatili sona erip de evlerinin yolunu tutanlar için ise, çöp kutuları, çevresine çöp yığılacak işaret levhası görevini görüyor. Bu bölgenin güçlü rüzgarları da bu durumu fırsat bilip çöpleri çevreye yayma konusunda ellerinden geleni yapıyor. Marina yönetiminin bu belli gün ve saatlerde, çöp toplama hizmetini sıklaştırmaları bu sorunu çözer mi bilmem?

Hafta sonu, Sığacık yerleşmesi ayrıca canlanıyor; Seferihisar Belediyesi’nin düzenlediği etkinliklerin de katkısıyla. İstanbul-Sığacık yolculuğuna, teknenin dış temizliği ve kısa bir deniz seyri eklenince epeyce yorulmuştuk; gece bastırınca da Mergus’un güvertesinde dinlenmeye “çekildik”. Önce sadece direklere vuran halatlardan oluşan, marinanın kendi müziği vardı. Derken uzaktan Ruhi Su’yu andıran nağmeler gelmeye başladı. Meğer Cuma akşamı, Erkan Oğur-Hakan Demircoğlu’nun konseri varmış.

“Konser” deyince hemen akla bangır bangır bağıran hoparlörler gelir. Ama hem türkülerin türü gürültüye dönüşmeye pek uygun olmadığı için, hem de konser kale içinde, duvarlarla çevrili bir avluda düzenlendiği için, tekneye ulaşan müziğin çok hoş bir etkisi oldu. Duvarları aşıp gelen, insanın uyumayıp da dinlemek için kendini zorladığı bir güzel bir ninni idi.

Cumartesi akşamı, yine bir konser vardı, bu kez “Türk Sanat Müziği” topluluğu, araya daha güncel parçaların da serpiştirildiği, ama ağırlıklı olarak, iyice klasikleşmiş bestelerden oluşan bir dinleti sundu. Biz yine uzaktan izleyebildik. Mergus’u da özlediğimiz için, onu yalnız bırakmaya gönlümüz elvermiyordu. Ayrıca da teknede, göz ucuyla ayın doğuşunu izleme olanağımız vardı; denizden doğuyor olsa daha iyiydi ama, allahtan Sığacık’ta henüz yapılar bir kaç katlı da ay, karadan da doğsa ağaçların arasından yükselebiliyor. Uzaktan gelen müziğin nağmeleriyle tam uyuma kıvamına gelmiştik ki, gece yarısına doğu bağırış çağırış söylenen detone “Onuncu Yıl Marşı” ile yerimizden fırladık; Çelen’e “Atatürk duysa hepsini tefe koyardı” dedim.

İngiltere’de, konserlerin ve hatta sinemalardaki son seansların ardından ulusal marşın çalınması hep garibime giderdi; bizde de umarım bu tür gelenekler oluşmaz; müzik eğitimi yoksunluğumuz, ne tek tek, ne de topluca bir şarkı terennüm etmemize olanak vermiyor. Tabii, futbol karşılaşmaları bunun dışında tutulabilir, hatta halkımızın topluca müzik eğitimi görebildiği tek etkinliğin, futbol maçları olduğunu söyleyebiliriz.

Cumartesi akşamı konser öncesi, kasabada kısa bir tur attıktan sonra kale içindeki mütevazi konser mekanını ziyaret ettik, insanlar birkaç saat öncesinden sandalyelere yerleşmeye başlamışlardı. Bazıları da bu açık avluyu çevreleyen kale duvarlarının tepesine çıkmış, günün son ışıklarının denizdeki yansımalarını izliyorlardı.

“Balık mı yesek?” diye önce marinanın da içinden geçen akar suyun üzerine “kurulmuş” balık lokantalarına bir göz attık. İzmir yöresinde “balık pişirici” denen lokantalar artık “balık restaurant” adını almış durumdalar. Derenin üzerinde bir balık lokantası: fikir olarak ilginç; ama bizde “derenin üzerini örtme “ geleneği yerleştiği için, lokantaların zemininin altında dere olduğunu anlamak olanağı yok, tahtalar yeterince aralık olsa belki alttan bir serinlik gelecek. Ama derenin üzerini örten platformun tepesi de, altına ısı yayan ve hava geçirmeyen bir örtü ile kapatıldığı için, bu serinlik duygusunu yaşamak söz konusu değil. Lokantaların dış mekanı olarak düzenlenmiş bu dere üstü platformlarda insanlar balıklarının pişirilmesini bekledikleri sırada kendileri pişerken, lokantanın kapalı ama serin mekanı bomboş. Biz yine görece pahalı Burç restoranın yolunu tutuyoruz, balık yemeyiz de, yerel otlar, mantar ve karidesten oluşan güvecini bir salata eşliğinde tadarız diyerek; meğer otların mevsimi geçmiş.

Pazar, hafta sonu tatilinin son günü. Bu sıcak havada, marinadan çıkıp kasabayı ziyaret etmemizi kaçınılmaz kılan tek hafta sonu etkinliğinin, eski yerleşmenin dar sokaklarında kurulan Sığacık pazarı olduğunu söyleyebilirim. Çok sözü edildiği için güçlü bir merak oluştu bizde; gerçekten yerel bir şeyler var mıydı? Sırt çantamı alıp yola koyulduk.

Balık seyretmek para ile değil; memlekette her şey özelleşti ama bu balıkçı, balıklarını seyrettirmek için kimseden beş kuruş almıyor, bu işi sevabına yapıyor; para vermeden bir bardak su alamadığınız bir ortamda, bu gerçekten büyük bir hizmet. Ama, biraz sonra başlayacak mezatta bunun acısı çıkabilir. Sığacık çarşısında bir Pazar sabahı alıcılar gözleri balıklarda kafalarında son hesapları yapıyorlar.

Pazar  yerine giderken, insanların bir dükkanın önüne yığıldığını görüyoruz. Tezgahta grup grup balıklar, çepeçevre dizilmiş alıcılar: henüz başlamamış bir balık mezatı, doğrudan tüketiciye yönelik bir etkinlik. Fazla beklemeyip yolumuza devam ediyoruz.

Pazarda başlıca üç grup ürün satılıyor: takı vb el işleri, hamur işleri ve sebzeler. Börülce, kabak, domates, salatalık, patlıcan, fasulye,.... gerçekten taze; ama organiklikle ilişkisi olduğu söylenebilir mi bilmem. Tatlı ve tuzlu ev yapımı hamur işleri insanın kanına giriyor. Hemen oturup yemek de olanaklı. Meyve, yok denecek kadar az. Zeytin neredeyse yok. Bal, turşu vb gibi ev yapımı olup olmadığını bilemediğimiz çeşitli ürünlere de rastlanıyor. Bir dahaki sefer, daha fazla vakit ayırmamız gerek, bu ilk izlenim yanıltıcı olabilir.

Çelen ilk olarak börülceyi ayıklayıp yarısını pişiriyor; öteki yarısını İstanbul’a götürme niyetinde. Bamyayı ise daha sonraki günlerde ayıklayıp pişirecek.

Çelen, taze börülceyi Kıbrıs usulü hazırlıyor: haşlayıp, sıcakken zeytinyağ limon ekliyor; yeneceği zaman da adam başına birer yumurta haşlanıyor. Yanında da zeytin (Aslında “çakıztez”, yanı koyu yeşil kırma zeytin olması gerek ama, pazardaki kırma zeytin farklı bir türden).


TEOS’TA BU NE RÜZGAR

Cuma günü bizi karşılayan ve 20-30 knotlar arasında dolaşan rüzgar, Pazartesi akşamına dek sürdü. Tayfun Temoçin’in Yelken Dünyası’ndaki yorumuna bakılırsa, bu bölgede Temmuz ayında kuvvetli meltemler olağan imiş. Oysa yelken  ve denizcilik öğrenmeye çalıştığımız iki yıl boyunca, yaz aylarında, Pendik-Adalar parkurunda doğru dürüst rüzgar, öyle her zaman karşılaşılan bir doğa olayı değildi. Bu denli hızlı esen rüzgarların yaşandığı Sığacık Körfezi, bize yeni bir eğitim olanağı sunuyordu: kuvvetli rüzgarda, yarım açılmış yelkenle seyirde ustalaşmak; ama önce o rüzgarda yelken açmaya cesaret edebilmek.

Atletizm yarışmalarında hep izleriz, örneğin yüksek atlamada, çıta belli bir yüksekliğe gelmedikçe, “asıl yarışmacılar” ortaya çıkmaz; ötekiler kendi aralarında yarışıp dururlar; ne zaman ki çıta artık geçilemeyen düzeye yerleşir, o zaman gerçek yarışmacıları izlemeye başlarız. Biz Sığacık’a gelene kadar, 15 knota kadar tam yelken açıp, daha sonra yelkeni küçülterek seyir yapmayı göze alıyor idik. Rüzgar 20 knot olduğunda ise artık yelkenleri kapatıp motora kuvvet gidiyorduk. Oysa biliyorduk ki, gerçek yelkenciler, 20 knottan azını rüzgardan saymıyorlar.

Marinanın iki ucu arasında farklı iki iklim var: Mergus kuzeye en yakın olan A pantonunda ve bizim buralarda rüzgarın serenler ve halatlar arasında oluşturduğu sesin yüksekliğinden birbirimizi duyamıyoruz; en güneydeki pantonda ise, biraz abartarak söylersek, rüzgarın ne sesi, ne de esintisi var. Dolayısıyla onlar her an denize çıkabiliyorken, biz bir kaç kez düşünüyoruz. Ama öğünerek söylemeliyim ki, üç gün üst üste denize çıkma cesaretini gösterdik. Dördüncü gün ise pes ettik. Beş ve altıncı günler ise, rüzgarın hızının da biraz azalmasıyla, yelken yapmanın tadına vardık; tekne 8 knotları gördü ki bu hıza motor ile ulaşamamıştık.

İlk gün yakındaki küçük koyları inceledik, tek teknelik birine demirlemeye niyet ettikse de, koyun içine girince, kaloma verecek mesafe olmadığını farkedip, arkamızda bıraktığımız turkuaz suya hayran hayran bakarak gerisin geri çıktık; gerçek anlamda da tornistan ile çıktık, çünkü daire çizecek bir çapı da yoktu koyun. Kısaca o gün denize giremediğimiz gibi yelken de açamadık. Zaten akşam oluyordu, geri döndük.


DEMİRCİLİ LİMANI

İkinci gün Cumartesi idi; gezi teknelerinin de eklenmesiyle her yer dolmuştur diye düşünerek, haritada en geniş görünen Demircili Limanı’nın yolunu tuttuk.  11.30’da demir attığımızda limanda tek tekne idik. Rüzgarı dikkate alarak, 60 metrelik zincirin neredeyse tamamını saldık. Bu koyların hepsinde deniz bir plaj ile karaya bağlanıyor. Burada da insanlar, arabaları ile birlikte kumsalda güneşleniyor, çocuklar denize giriyordu. Sahilin batı ucunda, karaya vurmuş bir balık çiftliği kalıntısı var.

 
Demircili koyunda, karaya vurmuş bir balık çiftliği kalıntısı.
Acaba yeniden koya yerleştirilecek mi?


Limanı’nın doğu ucunda ise minik bir balıkçı barınağı oluşturulmuş. Bu uçta, karaya sonradan bağlandığı izlenimi veren bir kayalık adacık sayesinde güneye de kapalı bir küçük koy oluşmuş. Bir kaç günü-birlik gezi motoru koya girip aynı hızla çıktı, rüzgar ve dalga, teknedekileri ürkütmüş olmalıydı. Bir ara,inşaat malzemeleri taşıyan, kıç tarafta yükünü indirmekte yararlandıkları kepçesi olan bir tür balıkçı motoru, kıyıdaki küçük iskeleye yanaştı.

Koydaki bütün hareket bundan ibaret iken telefonum çaldı ve Mehmet Erem (Gezgin Korsan forumundaki adı ile Merem Korsan), yanımızda boş yer olup olmadığını sordu, “bir manimiz yok ise ziyaretimize gelecek imiş”. Gerçekten de yarım saat geçmeden, Lotus, sancağımıza demirledi, Merem Korsan, karaya adım atarcasına, hiç sendelemeden bir adımda bota indi, arkadaşlarının uzattığı motoru kıça takıp Mergus’a yöneldi.

Denizcilik ile ilgili teknik yazılarını hayranlıkla okuduğum ve Gezgin Korsan sitesindeki görüşlerine bakarak uzaktan saygı duyduğum bu genç insanı teknemde görmek beni çok heyecanlandırdı. Bize yönelik son derece ince övgüleri heyecanıma bir de utangaçlık havası ekledi. Beraberinde getirdiği halat ile, beş dakika içinde yaptığı kırmızı-yeşil cevizi bize hediye edince çok mutlu olduk.

Bu kısa ziyaret, Temmuz’daki Teos haftamızın en önemli iki olayından biri idi. Ama yaşadığım şaşkınlık havası nedeniyle bunu belgeleyememiştim;  ancak botu ile Lotus’a ulaştığında, “neden birlikte bir fotoğraf çekmedik” diye epeyce dövündük. Elimizdeki tek belge olan cevizi, bu ziyaretin kanıtı olarak tekneye astık; artık aynı zamanda nazar boncuğu işlevi de üstlenecek, rengi mavi olmasa da. Kısa süre sonra Lotus demir aldı ve Samos’da gecelemek üzere koydan ayrıldı.

Merem Korsan, kısa bir sohbetin sonunda Lotus'a döndüğünde birlikte bir fotoğraf çekemediğimiz için dövündük. Ama o dövünme sırasında bu fotoğrafı olsun çekebildik: Motor çalışmış, Merem korsan, demir alma hazırlığında.

Demircili Limanı’nda denize girmek sadece rüzgar nedeniyle değil, aynı zamanda suyun soğukluğu nedeniyle de öyle pek kolay değilmiş. Önce Çelen girdi ve neredeyse aynı hızla geri çıktı. Aradan bir kaç saat geçtikten sonra yeniden girdiğinde ben de kendisine katıldım, ona biraz ısınmış gibi geldi, bana sorarsanız kıştan yeni çıkmış kıvamdaydı su. Marinaya akşam olurken 27-28 knot rüzgarda yelken açmaya cesaret edemeyerek motorla döndük.
Arabalarla iç içe bir plaj sefası.
Bu özverili insanlar, genellikle gerilerdeki gölgeleri yeğleyip,  kumsalı arabalarının güneşlenmesine tahsis ederler.

YİRMİLİ KNOTLARDA YELKEN AÇMA CESARETİ KAZANIYORUZ

Yüzmek ve bazen da kürek çekmek dışında, deniz ile aktif bir ilgimin olmadığı geçtiğimiz dört beş yıl öncesine kadar, ne “knot” bilirdim, ne de saatte 20-25 mil hızla esen rüzgarın ne demek olduğunu. Aslında biz “mil” özürlü bir milletiz, hızları km ile ifade ederiz. Bu çeviriyi yapıp “40-50 km hızla esen rüzgar” dediğimde, bu esintinin az buz bir şey olmadığını herkes daha kolay anlayacaktır. Gerçi bunu anlayınca insan biraz daha da fazla ürküyor.

Üçüncü gün (Pazar), rüzgarın hızında azalma olmadığını görünce, “korkunun ecele faydası yok” deyip yarım yelken ile seyir denemeleri yapma kararı aldık ve 20-30 knot arasında, hiç değilse yarım saat kadar sadece cenovayı yarım açarak yelken yaptık, zaman zaman zorlandıksa da kendimize güvenimiz arttı. Yine de “ilk sefer fazla uzatmayalım” deyip, Azmak Koyu’na demirledik ve denize girip, taze börülce ağırlıklı yemeğimizi yedikten sonra marinaya döndük.

A pantonu 20 numaraya tornistan ile ilk kez tereyağdan kıl çeker gibi yanaştık ve bağlandık. Bu manevrayı pantondan izleyen bir bey, operasyon tamamlandığında “sizi kutlarım, hiç gürültü patırdı yapmadan sakin bir manevra ile bu rüzgarlı havada çok düzgün yanaştınız” dedi ve ekledi “biraz önce baş pervanesi de olan bir tekne, bağırış çağırış bir türlü yerine yerleşemedi; ben şu kadar yıllık kaptanım ve yelken eğitimi de veriyorum, öğrencilerimden bu sonucu nadiren alabiliyorum”. Göğsümüz kabarmasın mı şimdi.

Gerçi bu seri bağlanmada, o sabah tonoz halatının radanzasına kolay bağlanmak üzere kendi halatıma taktığım karabinanın önemli katkısı olmuştu. Önceden uzunluğu ayarlanmış halatımın ucundaki karabinayı, radanzaya daha önce taktığım kilitten geçirince iş bitiyordu.

Bir kaç gün sonra, İstanbul’a döneceğim zaman, tekne bir kaç hafta gözetimimden uzak kalacağı için, bu karabinalı bağlantıya güvenmeyip, komşularımın da uyarısıyla ayrıca bir halat ile doğrudan tonoz halatının radanzasına bağlandım. Bunu yaptığım sırada, marinanın deniz görevlisi gençlerden biri bana yardım ederken “hiç gerek yok, karabinalı bağlantı yeterince sağlam" dediyse de kulak asmadım; “fazla önlem en azından bu konuda zarar getirmez” diye düşündüm.

Pazartesi, rüzgar için “azgınlık”, bizim için ise tembellik günü idi; deniz ile boğuşmayı göze alamadık; marinada kaldık. Bu kararda sonraki iki gün rüzgarların daha “mutedil” olacağına ilişkin hava tahmin raporlarının da rolü oldu. Bu günlerde, denizle ilgili hava tahminlerinde önceleri sürekli baş vurduğumuz Poseidon sitesi bazı sorunlar yaşadığı için, öteki internet sitelerinden yararlanmak zorunda kaldık.

Pazartesi tembelliği sırasında, Yelken Dünyası dergisinde okuduğum bir yazıda, çok güçlü rüzgarlarda sadece cenova ile seyir yapanları, hatta hiç yelken açmayıp motorla gitmeyi yeğleyenleri eleştiren bir yazıyı okuma fırsatım oldu. Ana yelkenin denge sağlayıcı rolü konusunda daha önce de bir çok yazı okumuştum. Ama kuvvetli rüzgarlarda apaz seyirde ana yelken kullanma konusunda bir tür ürküntü vardı içimde; sanki tekne alabora olacakmış gibi gelirdi. Aynı anda bir elimle yekeyi ötekiyle de ana yelken ıskota halatını tutabildiğim küçük teknelerde rüzgar tekneyi yatırınca ya ıskotayı boşlayarak, ya da teknenin yönünü değiştirerek kendimi garantiye alabiliyordum. Ama bu teknede ikisini aynı anda kontrol etme olanağım yoktu. Yine de bu yazıyı okuyunca, biraz da utandım, bundan sonra rüzgar çok kuvvetli olduğunda bile az da olsa her iki yelkeni açarak seyretmeyi deneme kararı aldım

Salı ve Çarşamba günleri, rüzgar en çok 20 knota çıktı; tam bize göre. Daha önceleri, 15 knotluk sağanaklarda, dümene hakim olamayıp bana devreden Çelen, bu iki gün, güçlü sağanaklarda tekneyi rüzgara kaptırmadan dümen tutmayı öğrendi. Yaklaşık bir saat uzaklıktaki Papaz Boğazı’na her iki günde de tamamen yelken ile gidip döndük.


PAPAZ BOĞAZININ HOMO SAPIENS CARETTA’LARI

Papaz Boğazı Sığacık’ın batısında ve aslında bir koy; çevrede insan yapısı bir nesnenin neredeyse algılanmadığı, yemyeşil maki kaplı yamaçların, gri-beyaz dantel oyası gibi kayalık bir bant ile turkuaz su ile birleştiği. Koyun eni-boyu yarım mil bile değil. Açıktan gelirken, kuzeyde tam karşıda görünen koca bir kayalık tepe, denizde de devam ederek koyu ikiye bölüyor; iki yanında birer kumsal oluşturarak.


Papaz Boğazı'nın doğası, yer küreden umudu kesmemize izin vermeyecek bir canlılıkta.Karaya çıkma olanağımız olmadığı için, yeşil ile kayanın birleştiği bölgedeki turuncumsu top top bitkinin ne olduğunu anlayamadık. Bilen varsa....

Sabah erkenden gidip demirlerseniz, kah ufka bakarak, kah gözlerinizi kayaların o Ege’ye has desenlerinde gezdirerek, deniz şıpırtısından oluşan bir müzik eşliğinde saatlerce oyalanabilirsiniz. O kadar ki, okumak için elinize aldığınız  en ilgi çekici bir kitabı bile arada bir bırakıp çevreyi izlemekten kendinizi alamazsınız.

Derken, doğudan, koyun girişindeki kayaların ardından tempolu bir “müzik” gürültüsü duyulur ve tekne kılığında üç büyük müzik seti koya dalar; güvertelerinde hoplayıp zıplayan konuklarıyla. Demirlerini sarkıtmış bir biçimde, tercihan teknenizin hemen dibinden hızla geçip, kumsala yönelirler. Demirler suya değmek üzereyken teknedeki çıplak kalabalık, çocuklar ve gençlere öncelik vererek denize atlar ve kumsala doğru hızla yüzmeye başlarlar; yumurtadan yeni çıkmış Caretta Carettalar’ın izlediği rotanın tersine. Bu Homo Sapiens Caretta’lar, ötekilerden farklı olarak bu menzile erişme çabası sırasında büyük gürültü de çıkarırlar; bağırış çağırış ve şapırtıları, teknenin hoparlörlerini bastıracak düzeye çıkabilir.

Teknelerin kumsal önünde kurduğu sahnede cereyan eden bu ses, müzik ve hareket etkinliğine, bir süre sonra dumanlar da eşlik etmeye başlar, ardından da kebap kokuları. Siz eğer, denize rahat girebilmek için, öğlen öğününü, Sığacık pazarından aldığınız taze börülce, salata ve haşlanmış yumurtadan oluşan bir menü ile hafif geçirmeyi düşünmüşseniz, bu baştan çıkarıcı kokulara dayanmanız çok kolay olamayacaktır.

Sonra, aniden sesler kesilir, insanlar teknelerin gölgeliğinde kaybolur; müziğin temposu hafifler: artık beslenme saatidir.

En çok yarım saat sonra, yeni bir hareketlenme; müziğin temposu ve volümü yeniden yükselir, demirler alınır, teknenize sürünürcesine açık denize yönelinir; bu kez güvertedekiler, güneşin, denizin ve tok karınlarının verdiği rehavetle yerlere serilmiş durumdadırlar.  Müzik gürültüsü, koy çıkışının batısındaki kayaların ardında kaybolur; darısı bir sonraki koyun başına. Bu tekneler, her koyda birer-ikişer saatlik  yeme-içme-yüzme molası vererek akşama kadar konuklarını ağırlarlar.

Bu 20-30 konuk kapasiteli ve kısa süreli gezi teknelerine bir sempatim var, arabalarıyla kumsala dalan tatilcilerden daha "çevre dostu" sayılırlar. Biraz da müzik ve müzik yayan cihazlar konusunda özel bir kalıcı eğitimden geçirilme şansları olsa. Ama Sığacık'taki müezzin de sanırım aynı katkıyı bekler durumda.

Kıssadan hisse:

1.      Bu koylara giderken, önce gezi teknelerinin programlarını öğrenin ki, bu şöleni görmek istiyorsanız zamanınızı ona göre ayarlayabilesiniz.
2.      Kara yolu ile ulaşılamayan bu sakin koyların denizi ve kumsalları, çevre kirliliğinden kendilerini koruyabiliyorlar, karaya yüzerek çıkıldığı için insanlar isteseler bile çöplerini bırakma olanağı bulamıyorlar. Özetle, gezi tekneli günü birlik rekreasyon çözümünün yaygınlaşması için dua edin.
3.      Gezi teknelerinin koydaki olası konumlarını da önceden öğrenin ki, ses ve kokulardan yararlanma tercihiniz göre, rüzgarı da dikkate alarak kendi demirleme noktanızı belirleyebilesiniz.


PROF. DOĞAN KUBAN’IN MERGUS’U ZİYARETİ

Sığacık Temmuz’unun bizim için ikinci önemli olayı, 10 Temmuz Salı akşam üzeri, hocamız Doğan Kuban’ın, eşi Prof. Canan Erzen ile birlikte, Teos Marina’da bizi ziyarete gelmesi idi. Birlikte Sığacık kale içi mahallelerini dolaştık. Bilinçsiz yapılan onarımlarla özgünlüğü tamamen yitirilmiş evleri gördükçe “hiç bir şey kalmamış” diye söylenmekten kendini alamadı. Ama Selçuklu dönemi camiyi ve özellikle kiremit kaplı kubbelerini çok sevdi; sonradan yapılan minareyi ise eleştirdi.

Özgünlüğünü henüz yitirmemiş, iki katlı metruk kerpiç evi görünce önce sevindi, sonra “maalesef böyle bir yapıyı restore edecek bir uzmana artık sahip değiliz” diyerek hayıflandı.

Herkesin birbirine "Hoca" diye hitap ettiği bu günlerde, Prof. Kuban'ın bize sahiden hocalık yapmış oluşu ile ne denli öğündüğümüzü anlatamam. Sadece  gençliğimizdeki üniversite hocalığı ile değil, daha da önemlisi bu günlerde yazdıkları ile yaptığı katkının hakkını hiç bir zaman ödeyemeyeceğiz.
Bu tür yerleşmelerdeki yapıların bilinçli restorasyonu konusunda İtalya’daki çözümün benzeri bir uygulamanın yararlı olabileceğinden söz etti. Orada, her yerleşmenin sorumluluğunu taşıyan, yetkili ve deneyimli bir mimar, hem yol gösterici hem de denetleyici olarak görev yapıyormuş. Böyle bir uzmanın yönlendirmesi ile, yanlış restorasyonlar önlenebiliyormuş ve tüm yerleşmenin mimari karakteri korunabiliyormuş.

Sohbetimizi, gün batımı ışıkları eşliğinde, balıkçı barınağındaki lokantalardan birinde sürdürdük. Gördüğü olumsuzlukları, sadece gazete yazılarında ve kitaplarında değil, hiç çekinmeden çarşıda, pazarda, bindiği takside bile dile getiren, ama her zaman yakınmanın ötesinde, bir sistem içine oturtarak analiz eden, çözüm öneren, hepsinden önemlisi, toplumun geleceği için umudunu hiç bir zaman yitirmeyen hocamıza Allah sağlıklı ve uzun bir ömür versin.

Gün batımında Sığacık'a tepeden bakmak için, sıcağa aldırmayıp, Teos Koyu'na giden yokuşu tırmanmaya değdi doğrusu.